En yeni en iyi kitaplar burada!
Kitapları Beğendiniz mi?

Yeni kitaplardan haberdar olmak ve ücretsiz pdf kitap kazanmak için e-posta listemize şimdi abone olun!

Invalid email address
Spam yok. Haftada 1 e-posta. En iyi kitaplar. Ücretsiz pdf kitaplar. İstediğiniz zaman ayrılabilirsiniz. 

Bu Kitabı Türkçe Arama Motoru ararım ile arayın!

Yazarın Adı:
Halikarnas Balıkçısı

Yazarın Tam Adı:
Cevat Şakir Kabaağaçlı

Unvan:
Yazar, Gazeteci, Ressam, Ozan, Rehber, Araştırmacı

Doğum:

Girit, Yunanistan 17 Nisan 1890

Ölüm:

İzmir 13 Ekim 1973

Halikarnas Balıkçısı Biyografisi

Talihsiz Bir Baba Katili

Yaşamınızın, kim bilir hiç tanımadığınız birileri tarafından, başkalarının, katledilen başka hayatların artık kurumuş olan kanlarına bulanmış kör bir bıçakla tekrar asla onarılamayacak, asla eski akışına döndürülemeyecek biçimde delik deşik edilmesi… Uzun yıllar ve kuşaklar süresince kök saldığınız, her gün dönümünün, baharı haber veren her bir cemrenin ve her yaprak dökümünün vakitını kestirebilecek kadar iyi tanıdığınız toprağınızdan, bir gün ansızın, kaba ellerce sökülerek bambaşka bir yere dikilmek… Bir ‘sürgün’ olmak…

Bir sürgünün kara talihiyle açılmamıştı onun yaşamının perdesi; 1890’ın Girit’inde, tarihçiler, sanatçılar ve komutanlarla dolu, II. Abdülhamit döneminde içinden bir de sadrazam çıkarmış köklü bir Osmanlı ailesinin, Kabaağaçlızadeler’in çocuklarından biri olarak dünyaya gelmiş; babasının ‘yüksek komiserlik’ görevi sebebiyle beş yaşına kadar kaldığı Girit’te refah dolu ve sıkıntısız bir çocukluk geçirmişti.

İstanbul’a geldiklerinde yerleştikleri Büyükada’da mahalle mektebine gitmişti. Girit’te öğrendiği yabancı dilini, aldığı özel derslerle iyice ilerlettiğinden, hazırlık sınıfını atlayarak başladığı Robert Kolej’de çeviriler yapmış ve yazılarıyla karikatürleri çeşitli dergilerde yayımlanmıştı. Tevfik Fikret’in oğlu Haluk’la birlikte okuduğu ve en iyi dereceyle tamamlamış olduği Kolej’in ardından Oxford’da okumak üzere İngiltere’ye gönderildi.

Yurda dönmeden önce bir İtalyan’la evlenerek bir süre İtalya’da yaşadı, bir kızı oldu. Bu dönemde, İspanyol bir kadınla da birlikte yaşıyordu. Bu beraberlikten doğan oğlu, henüz bir yaşındayken İspanyol İç Savaşı’nda yaşamını yitirdi.

Cevat Şakir, yurda döndüğünde, geleceğinin parıltısı öngörülmüş, alafranga, havai ve yakışıklı bir genç olarak, Avrupa’daki yaşamını tamamen ardında bırakıp yepyeni bir hayata adım atmıştı… Dergilerde yazıları, öyküleri ve çevirileri yayımlanıyor, karikatürleri ilgiyle karşılanıyordu. Hazırladığı kitap ve mecmua kapaklarıyla Türk basınındaki kapakçılığı Batı standartlarına getiren isim olarak tanınmaya başlıyordu bir taraftan da.

Evlilik ve mahkûmiyet

Sadece yaşam, oyuncu bir rüzgârla ansızın havalanan bir uçurtmanın gökyüzündeki dengesiz savruluşlarından ve arada bir yere çakılışından başka bir şey değildir; bunu yurda döndükten kısa bir süre sonrasında, sebebi hiçbir vakit tam açıklığa kavuşmayan fakat kaza olduğu söylenen bir tabanca patlamasıyla babasının ölümüne niçin olduğunda öğrendi Cevat Şakir.

On beş yıl olarak belirlenen hapis cezasının yedi yılını tamamladıktan sonrasında, yakalandığı verem sebebiyle salıverildiğinde, işsiz, parasız, ailesi ve cemiyet tarafından terkedilmiş, ilerde tanışacağı sürgün yaşamına, farkında olmadan, yavaş yavaş hazırlanmaya başlamış bambaşka bir Cevat Şakir görüyorum şimdi ona baktığımda… Ruhunu rahatlatmak, birazcık olsun refah bulmak için Üsküdar’da bir Rıfai tekkesine devam eden fakat bir türlü rahatlayamayan, uyuyamayan, bitkin, mutsuz bir adam… Sonradan yazgı birliği edeceği Zekeriya Sertel’le tanıştığı vakit, yaşamı, kendisini uçuracak yeni bir rüzgâra kapılmıştı; Sertel’in sahibi olduğu Resimli Ay dergisi için çalışmaya başlamıştı çünkü.

İlginizi çekebilir:  Özdemir Asaf

Özel yaşamı da dayısının kızı Hamdiye Hanım’la yaptığı evlilikle beraber yoluna girmişti.

1925’te bir başka dergide, Resimli Hafta’da, Hüseyin Kenan imzasıyla yazdığı, Hapishanede İdama Mahkûm Olanlar Bile Bile Asılmaya Nasıl Giderler? başlıklı yazısı sebebiyle, derginin sahibi Zekeriya Sertel’le birlikte tutuklandı.

Yazısında, savaşın ardından asker kaçaklarının kendi istekleriyle teslim oldukları halde idama gönderildiklerini anlatmıştı. Cevat Şakir ve yazısını basan Sertel, asker kaçaklarına destek olmak ve halkı asker kaçaklığına özendirmekle suçlanıyorlardı. O dönemde yeni yapılan Cebeci Hapishanesi’ndeki hücresine konulduğunda çevresine bakan Cevat Şakir, yalnızca kasaları takılmış, camları ve kafeslerinden yoksun pencereler, yeni sıvandığından hâlâ ıslak olan ve ortasında bir metre yüksekliğinde molozların bulunmuş olduğu bir odayla karşılaştı. Çantasını ‘külüstür’ karyolasının yanına, pantolonunu da şiltenin üzerine atarak, kendi deyimiyle “dairesine çabucak yerleşti”.

İstiklal Mahkemesi, haklarındaki hükmünü birkaç gün sonrasında görülen davada bildirdi; Sertel, Sinop’a, Cevat Şakir de kalebent (bir kaleye hapsedilmiş mahkûm) olarak Bodrum’a sürüldü.

Sessiz Bir Ayrılık

Üç günde gidileceğini hesapladığı sadece her nedense üç buçuk ayda vardığı Bodrum’a girişinde “masmavi bir gürleyiş”le karşılaştı Cevat Şakir, kaymakamlığa teslim edilmeden önce geçtikleri bir tepeden aşağı, denize doğru baktığında kendini “sonsuzluğu seyrediyormuş şeklinde” hissettiğini yazdı sonradan ve burada hapsedilmenin başka yerlerde hapsedilmekten daha zor olacağını düşündü bir ihtimal… Kaymakam, kaleye hapsedilmeyeceğini, Bodrum sınırları içinde olmak kaydıyla özgür biri olduğunu söylediğinde, sevinçten çıldırmak üzereydi. Cevat Şakir, o akşam, çocukluğundan beri ilk kez dizlerinin üzerine çökerek hıçkıra hıçkıra ağlamıştı… Bir sürgünün başına gelebilecek son olarak şeylerden biriydi başına gelen: Âşık olmuştu sürgün, sürüldüğü yere…

Sürgün, sürgün değildi artık; sürgün, taze bir ağaç şeklinde, kendi baharını gövdesine sığdıramıyor, ilk çiçeklerini çılgınca bir hızla açıyor ve hâlâ hatırlanan yüksek sesiyle “duruş değil, gitmek ve hız olsun” diyordu; derken üretiyordu, derken âşık olduğu bu kasaba için yaptıklarıyla, demir bakışlı halka da kendini sevdiriyordu giderek…

Hamdiye Hanım’ı ve henüz yaşını doldurmamış olan oğlunu da bir süre sonrasında yanına aldırdı. Sandalla sahile yanaşmalarını bekleyemediği eşi ve çocuğunu, yüzerek yanlarına gidip kucaklarken, bu sahneyi seyreden komşuları ağlıyorlardı…

Hamdiye Hanım da eşi şeklinde Bodrum’a çok çabuk uyum sağlamış, Kız Mektebi’nde müdire olarak çalışmaya başlamıştı.

Ayrıca artık tüm yazılarında Halikarnas Balıkçısı imzasını kullanan Cevat Şakir, kendini Bodrum’a adamıştı.

Üç yıl olarak belirlenen sürgün cezasının yarısı bu şekilde geçtiğinde, kalan vakitını İstanbul’da geçirebileceği haberi geldi. Küçük aile tekrardan İstanbul’a dönerek bir buçuk yıl daha cezanın bitmesini bekledi. Sadece cezasının sonlandığini bildirmek için gittiği karakolda, “senden kimin haberi var” sözünü duyunca, İstanbul’da yaşamanın bir tek bir teklif olduğunu, kendisinin ise, bunu bir zorunluluk olarak algıladığını anlayan Balıkçı, derhal Bodrum’a döndü.

İlginizi çekebilir:  İlber Ortaylı

Sabahın erken saatlerinde ya da akşam çökmeden derhal önce balığa gider, akşam dönüşlerinde, tutulan balıklar köhne bir mangalda közlenirken balıkçılarla söyleşi eder, onların problemlerına çözüm üretmeye çalışırdı. Balıkçıların daha çağıl malzemelerle bu işi idame ettirebilmeleri için Londra’dan malzemeler bile getirtmişti.

Gerçekleşen Rüya

Bu uzun dertleşme saatleriydi bir ihtimal eşiyle yollarını ayıran ya da Bodrum’un pek çok şeyden önce gelişiydi, kim bilir…

Malum, sessiz sedasız bir ayrılık yaşandığıdır; ardında neredeyse hiçbir niçin bırakmamış, bulunabilecek tüm sebepleri de suskunluğun soyluluğunda kolay birer tahmine, kirli birer gölgeye dönüştürmüş gizemli bir ayrılık…

Bu ayrılığın ardından Bodrum’a yerleşen göçmen bir ailenin kızı olan Hatice Hanım’la evliliğe ilk adımını attı Balıkçı, bu evlilikten üç çocuğu daha oldu.

Çocuklarının eğitimi için İzmir’e gitmek zorunda kalmadan önce, kısa bir hapishane dönemi daha geçirdi. Bir içki masasında valiye küfretmişti çünkü. Onun hapishane zamanlarını düşündükçe, kendisine hamile olduğu sırada annesinin gördüğü rüya daha da anlamlanıyor. O rüyada Musa peygamberi gören anne Sare İsmet Hanım’a, oğlunun başından yaşamını değiştirecek üç büyük vaka geçeceği fakat onun ilerde önemli biri olarak hatırlanacağı müjdelenmişti. Gördüğü rüyadan çok etkilenen Sare İsmet Hanım, oğlunun bir adını da Musa koymuştu.

Musa adıyla birlikte rüyada haber verilen kaderi de eksiksiz yaşayan Balıkçı’nın, bu son mahpusluğuna bakarak “biri daha bitti çok şükür” dediği söylenir.

İzmir’de bir apartmanın çatı katında zor yaşamlarını sürdürürken, yazın yaşamının en verimli zamanlarını geçirdi Balıkçı. Dergilerde sayısız yazısı ve çevirileri yayımlandı, biri ölümünden sonrasında olmak üzere altı kitabı daha basıldı.

Her ne kadar İzmir’de yaşıyorsa da, kalbi Bodrum’da atıyor, ciğerleri Bodrum’un havasını soluyor gibiydi… Bodrum’dan uzak kalmak işkenceydi onun için, orada “gün, her tarafta mavi bir nurdu ve öyle maviydi ki insan maviyi toplamak için avucunu göğe açacak ve elini yanaştırıp bakınca, avucunun mavileşmediğine şaşıracaktı”.

1973’de kemik kanseri sebebiyle İzmir’de vefat ettiğinde, Bodrum, kendi kabuğu içinde büyük bir sarsıntıyla kıvrandı sanki… Balıkçı’nın son sözleri bir uğultu şeklinde kapladı kasabanın üzerini;

“Ölüme doğru gidiyorum… Ölüme! İşte merhaba deyip gideceğim dünyadan… Yalnız bir merhaba…”

K Dergisi Sayı: 2, 13 Ekim 2006

Listeme Ekle()

No account yet? Register


0 yorum

Bir yorum, inceleme veya alıntı yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir