En yeni en iyi kitaplar burada!
Kitapları Beğendiniz mi?

Yeni kitaplardan haberdar olmak ve ücretsiz pdf kitap kazanmak için e-posta listemize şimdi abone olun!

Invalid email address
Spam yok. Haftada 1 e-posta. En iyi kitaplar. Ücretsiz pdf kitaplar. İstediğiniz zaman ayrılabilirsiniz. 

Bu Kitabı Türkçe Arama Motoru ararım ile arayın!

2fed44bf88cb434e964f9f2ce1742a19
Bitkin Savaşçı
Kemal Tahir
İthaki Yayınları

Türk Romanında Mütareke İstanbul’u

 

Geldiniz fakat alışamadınız bizlere… Yerleşemediniz
bir türlü… Kulağınız hep kirişte… Gece yarısı, sokaktan
adınızı çağırsalar, tabancaı kapıp
koşacaksınız.    
             

 

Neriman’ın “Cehennem Topçu” Yüzbaşı
Cemil’e söylediği bu sözler, Bitkin Savaşçı’nın “Von
Kres Paşanın Dürbünü” adını taşıyan birinci bölümünde 1919
İstanbulu’ndaki çırpınışlarının hikâyesini okuduğumuz bir grup
İttihatçı subayın ortak ruh halini yansıtır gibidir.
Mütareke’yle ortaya çıkan tarihsel durumun yeni bir varoluş
düzeyine getirdiği bu insanoğlu bir taraftan birbirlerine sokulmuş
bir şeyler hayata geçirmeye çalışırken, bir taraftan da geçmişin ve günün
değerlendirmesini yaparlar. Onlar her şeyden önce yenilmiş bir
ordunun subaylarıdır.

Nasıl yenildik karılar benzer biçimde yahu? Bu savaşta bizlere
yenilmek var mıydı? Hayır yoktu bacanak… Geberecekmişiz de
yenilmeyecekmişiz! Berbadettik bir çuval inciri… Ne diyorlar?
“Dağdan inen ayıların politikacılığı bu kadar olur” diyorlar,
“Altı yüz yıllık imparatorluğu on yılda batırdılar, bu eşkıya
bozuntuları” diyorlar. “Balkan bozgunu ortada bir leş benzer biçimde
yatarken dünya savaşına tepesi üstü atılmak nasıl bir
kudurganlık!…” diyorlar. “Her biri aslan postuna bürünmüştü.
Önündekini kapıyordu, ardındakini tepiyordu. Yetiştiğine
yetişiyordu da yetişmediğine pabucunu atıyordu, bu orospu
çocukları…” diyorlar. “Yiğitliği hiç kimseye vermezlerdi. Meğerse
çakallardan yüreksizmiş bu hanım evlatları…”diyorlar… (Arap
Maksut)

Sokakta, kahvede, tramvayda, üniformalıya nasıl
baktıklarına dikkat ettiniz mi? Omuzlarımızın üstünde artık
apolet değil yenilginin suçunu taşıyoruz. Daha doğrusu hâlâ
yaşamakta oluşun suçunu… (Teğmen Faruk)

» Yorgun Savaşçı Kitap Özeti ve Kısa Açıklaması

Öte taraftan yılgınlık –bazı zaaf ânları kural dışı
edilirse– bu kan ve ateş çemberinden geçmiş savaşçıların
neredeyse yanlarından bile geçmemiştir. Dahası “kötüsü gelirse”
(İttihatçıların pek sevdikleri bir ibaredir.) çete savaşları
yapılır diye savaşın sonuna doğru epeyce tabanca da
gizlemişlerdir. Oluşum halindeki Karakol Cemiyetinin, M.M.
Grubunun içindedirler.

 

Yenilgi hesapta hiç mi yoktu? Biz buna benzer
vartalar hiç mi atlatmadık? Koca bir İmparatorluk, göçer gider
mi, bir tek savaş kaybedilince?… Göçer giderken biz
kaltabanlığa vurabilir miyiz? Olmaz öyle şey…

(…) Yendiler bizi… Say ki borçlandık…
Alacakları olsun… Benim bildiğim İttihatçı milleti bire kadar
kırılmadıkça gayreti koyvermez. Bak bakalım bizde yılgın herif
simaı var mı? (Patriyot Ömer)

Bir şeyler yapacağız Cehennem! Bir şeyler yapmak
zorundayız! Açtı mı Patriyot sana Karakol işini?.. (Halil
Paşa)

Milleti hiç saymasak bile, biz kapıkulları
hareket etmek zorundayız! Biz davranırsak Anadolu milleti bizlere
koşulacak… Eski deyimle “Eğer gönlüyle eğer gönülsüz”…
(Hekim Münür)

 

Roman, soğuk bir kış günü, Ermeni kırımından
görevli tutulan eski Diyarbakır valisi Hekim Çerkez Reşit
Beyin Beşiktaş Fulya tarlasında kıstırılınca, ağzına bir kurşun
sıkarak intihar ettiği 6 Şubat 1919 günü başlar. “Rahat
durmayacaklarından” kuşku duyulan eski İttihatçılar üzerindeki
baskı gittikçe artmaktadır. İtilafçı subayların kurduğu
Nigehban Cemiyeti, Hürriyet ve İtilaf, İttihadı Muhammediye
fırkalarının bütün üyeleri pir aşkına hafiyelik etmekte,
İttihatçı kovalamaktadırlar. Bekirağa bölüğündeki siyaset
zanlılarının sayısı doksanı aşmıştır. Daha da kötüsü bir
arkadaş bir arkadaşa, evine sığındığı günün gecesi “Ben seni
saklayamam, korkuyorum” diyecek duruma düşmüştür.

 

Ne kadar düşmanımız varmış bacanak. (…) Her
sokağında insan avı var bu temeline tükürdüğüm İstanbul
şehrinin, bugün… Her pencerede, bir insan avcısı pusuya
yatmış… Kedilerin kuşa sokulurken çeneleri atar ya… Hepsi
öyle… Ne büyük suçmuş hürriyet getirmek… Başından beri bizlere
düşman olanlara kızmıyorum. Dost bildiklerimiz onları geçti
çoktan. (Arap Maksut)

 

Bir düşüş söz mevzusudur:

 

Peki ne süre değiştik böyle biz? Yavaş yavaş mı
kancıklaştık?.. Baskına uğramış benzer biçimde ansızın mi? Niçin
değiştik? Kadınları yem olarak kullanmak neyin nesi? Kendi
yurdumuzda Rum evlerine sığınmak… Sırtımızda kadın çarşafları
kaçacak delik aramak… Bunca ölmek, bunca öldürmek boşa mı
gitti bu kadar? (Cemil)

 

Sayfaları arasında Dr. Reşit Bey, Dayı (Arap)
Maksut, Halil Paşa (Enver Paşanın kendisinden küçük amcası)
benzer biçimde gerçek kişilerin de dolaştığı roman Fulya tarlasındaki
evinde teyzesi Selime Hanım ve ondan sonra evleneceği teyzesinin
kızı Neriman’la beraber kalan Cehennem Yüzbaşı Cemil’in
çevresinde hikâye edilir. Romanın başlangıcında Cemil’i, elinde
Von Kres Paşanın kendisine Kanal Seferi sırasında armağan ettiği
dürbünle pencereden bakarken görürüz. On iki gün kadar önce
Bekirağa bölüğünden kaçırılan ve birkaç gün kendisinde kalması
öngörülen hiç tanımadığı Dr. Reşit Beyi beklemektedir. Sadece
polisler tarafından kovalanan Dr. Reşit Beyin evinin derhal
önünde intiharına tanık olur. İttihatçıların astığı astık
kestiği kestik valisi şimdi eski bir özgüırın altında uslu uslu
yatmaktadır. “Giderayak, bir av hayvanı benzer biçimde kovalanmanın, bir
çıkmazda kıstırılmanın ne demek olduğunu iyice öğrenmiş,
başkalarına kucak dolusu verdiği ölüm korkusundan kendisi de hisseını”
almıştır.

Cemil İstanbul’a geldi geleli üstünden bir türlü
atamadığı, sanki dinlendikçe artan yorgunluğunu düşünür: “Sonrasında
bu bitmez tükenmez bitkinlik… Dinlendikçe artan bu
pelteleşme…” Yaşamının bir muhasebesini yapar. Hiç ilgisi
olmadığı halde Harp Okulunda Jön Türk diye tutuklanışını,
Makedonya’daki çete boğuşmalarını, Hürriyetin duyuruını hatırlar.
“Sonrasında?.. Yemen, Haran, Arnavutluk isyanları… Sonrasında Trablus
yenilgisi… Balkan rezilliği… Sonrasında Sarıkamış… Kanal…
Çanakkale… Galiçya… Sonrasında Irak-Filistin cepheleri… Sonrasında
çöküş.”

Aynı gün Arap Maksut’un Teğmen Faruk’la gönderdiği
haber üzerine sınıf arkadaşı Patriyot Ömer’i Osmanbey’de
saklandığı evden daha güvenli bir yere nakletmek üzere evinden
çıkan Cemil’in kendisi de kaçak durumuna düşer ve Patriyot’la
beraber Farmason Dr. Münür’ün Erenköyü’ndeki köşküne sığınmak
zorunda kalır. Kutülamare kahramanı Halil Paşa da bir süredir
aynı yerde gizlenmektedir. Cemil’in burada kaldığı yaklaşık üç
buçuk ay süresince Halil Paşa ile Kemal Tahir’in hançeresi
Farmason Dr. Münür’ün geçmiş, bugün ve gelecek üzerine ilgi
çekici tartışmalarına tanık oluruz. Neriman’la evlenmek üzere
gizlice Fulya tarlasındaki evine giden Cemil gece yarısı
döndüğünde Hekim Münür’ü, Patriyot’u ve Halil Paşayı yabancı
üniformalar arasında görür, köşk basılmıştır. Ertesi gün Arap
Maksut’a ulaşamayan Cemil, Galata rıhtımında “dünya üzerinde
gidecek hiçbir yeri, başvuracak hiç kimsesi, meydana getirecek hiçbir işi
olmamanın ölüme benzer yalnızlığını” duyar. Bu yalnızlığın
karşısında yakalanıp hapse girmenin, hatta Şeytan Adasına
gönderilmenin hiçbir önemi kalmamıştır. Kaşlarını çatar ve
yumruklarını yağmurluğunun ceplerine sıkıca bastırarak köprüye
doğru yürür. Çaresizlik içinde Gülhane Parkında otururken
Ayasofya’yı olası bir saldırıya karşı korumakla görevli küçük
bir birliğin komutanı olan Teğmen Recep’i hatırlar ve onun
yanına gider. Akşam Teğmen Recep Yunanlıların o gün İzmir’e
asker çıkardıkları haberini getirdiğinde pek de üzülmediğini
fark ederek şaşırır. Ertesi gün Arap Maksut, Cemil’i Yüzbaşı
Tosun kimliğiyle Teşvikiye’deki Subay Barınmaevine yerleştirir.
Sadece orada fazla kalmayacaktır. Romanın sonraki bölümlerinde
Cemil’i Batı Anadolu’da Yunanlılara karşı savaşırken
görürüz.

Bitkin Savaşçı’da Cemil’le
beraber dolaştığımız sınırlı bir İstanbul söz mevzusudur.
Cemil’in teyzesi Selime Hanım gazete haberlerini naklederken
yakınır:

 

(…) Yangın yerlerinde karmanyolacılık sürüp
gidiyor. Kalpazanlar yakalanmış gene para basarken… Nuriye
Hanım adında bir utanmazı polisler tutmuş, reaya kadınları benzer biçimde
açık saçık gezerken Şehzadebaşı’nda.. Başka bir şıllık, asker
elbisesi giymiş, oynaştığı herifle beyaz perdeye gitmiş… Foyası
meydana çıkınca, ahali azca kalsın paralayacakmış… Başımıza taş
yağmadığına şükür… Bunca savaş oldu, kan gövdeyi götürdü,
Tanrı bizlere niçin acımaz? Neremize acısın? Köprüden Kadıköyüne
giden vapurda Türk hanımlarına yabancı askerler sarkıntılığa
kalkışmışlar. Biz bir taraftan birbirimizi öldürüyoruz sokak
ortasında, bir taraftan da, Harp Divanlarımız asacak müslüman
arıyor.

 

Köprü üstü yabancı üniformalarla, deniz yabancı
savaş gemileriyle doludur. Haydarpaşa vapuru yolcularının çoğu
yabancı deniz askerleridir. Bu soğuk kış gününde derhal hiçbiri
palto giymemiştir. Hiç savaş görmemiş benzer biçimde keyiflidirler.
Trenler tekrardan azcaınlık memurlarının eline geçmiştir. Rum
biletçi Cemil’in biletini çiftlik bağışlar benzer biçimde zımbalar.
Cemil’in gözünden baktığımız Kasımpaşa:

 

Kasımpaşa, sulu sepken karın altında, suya düşmüş köpek
yavrusu benzer biçimde ıslaktı. Yarı beline kadar çamura gömülmüş, sanki
titriyordu. Denizi bile denizlikten çıkmış, çamur dolu bir
çukura benzemişti. Bu cıvık çamurun üstündeki bütün tekneler
karaya oturmuşa benziyorlardı. Karşı kıyı çalımlı kubbelerine,
dimdik minarelerine rağmen büyük depremlerin yıkıntı kümeleri
gibiydi. “Üç milyon ölü, İmparatorluğu beş yıl kemikleri
üstünde tuttu. Zelzele öyle derinden geldi ki, aylardır üst üste
yığılan bu kemikler, hâlâ aynı hızla çöküyor” Cemil bunu bir
yerde okumuştu. Düşündü. Bulamadı. Şu anda iskeletlerin meydana
getirdiği kemik yığınlarının altından sanki çıkmaya
uğraşıyorlar; soludukça hava yerine kemik tozu
yutuyorlardı.

 

Kuledibinde, Boğazkesen’e inen yokuşun başında dört
beş sarhoş yabancı deniz eri, içinde sakallı bir polisin
bulunmuş olduğu nokta kulübesinin çevreını çevirmiş işemektedirler.
Denizin buradan görünen parçası düşman tekneleriyle doludur.
Bereleri kırmızı ponponlu Fransız deniz erleri Ayasofya’nın
balkonundan cuma namazını seyretmektedirler. Cemaat içinde
işgal kuvvetlerinin Hintli askerleri de vardır. Şehirde sefalet
almış yürümüştür: On bir on iki yaşındaki adam çocukları yirmi
beş kuruş karşılığında kendilerini teklif etmekte, şehit
karıları fahişelik yapmaktadır. Subay barınma evine sığınanlar
yenilmiş Osmanlı ordusunun en korkunç
döküntüleridir:

 

Ceketlerinin boş kollarını ceplerine sokmuş
çolaklar… koltuk değneklerinin arasında tahta bacaklarını
sürükleyen topallar… İki gözü görmeyenleri yeden tek
gözlüler… Sarsaklar, gülenler, ağlayanlar, saldırı komutları
verenler…  
 

İlginizi çekebilir:  Hainin Arması

 

Listeme Ekle()

No account yet? Register

» Yorgun Savaşçı Kitabını Beğendiyseniz
» Yorgun Savaşçı Kitabı için Yorum, İnceleme veya Alıntı Paylaşmak ister misiniz?