En yeni en iyi kitaplar burada!
Kitapları Beğendiniz mi?

Yeni kitaplardan haberdar olmak ve ücretsiz pdf kitap kazanmak için e-posta listemize şimdi abone olun!

Invalid email address
Spam yok. Haftada 1 e-posta. En iyi kitaplar. Ücretsiz pdf kitaplar. İstediğiniz zaman ayrılabilirsiniz. 

Bu Kitabı Türkçe Arama Motoru ararım ile arayın!

5bd332162529fecbec0dcc722022afd1
Sofie’nin Dünyası
Jostein Gaarder
Pan Yayıncılık

İLKGENÇLİK KİTAPLARI

 

YEŞİM TOPRAKSIZ

 

 

Yolu Sevgiden Geçen Hepimiz…

 

Siz de hissediyor
musunuz? Bu coşkuyu, bu luğu… Bu… bu duyguları. Yaşasın
sevgi! Her yerde sevgi! İçimde güneşler patlıyor. Bunu evrenin
her köşesine taşımalıyım. Anlıyor musunuz? Anlıyor
musunuz?

Doğal ki anlamıyorsunuz.

Anlık ve yoğun duyguları okurlarca
anlaşılabilecek bir hale sokmadan, yazarın o anda içinden
geldiği şeklinde anlatması, aklına gelen her şeyi yazması, ortaya
anlaşılırlıktan uzak bir metin çıkmasına yol açar çünkü. Yazar
derdini olduğu şeklinde anlatamamış, neler düşündüğünü, neler
duyduğunu anlamayı okura bırakmıştır. Mazeret hazırdır: Bu yüce
duygular sözcüklere sığmaz! İster istemez akla “dil ne işe
yarar” sorusu geliyor. Elbet okur da yazarın o anda kendisine
çok mukaddes gelen sözcüklere nasıl anlamlar yüklediğini
bilebilseydi iyi olurdu. Ne yazık ki böyle bir metin (tamam,
çok derin ve muhteşem anlamlar taşıyor olabilir, fakat) sadece
yazarı için anlamlıdır.

Bu küçük mesele, yazarın peygamberlik görevine
gölge düşürmez. Onun işi hâlâ insanlara (hıh!) hiç fakat hiç
bilmedikleri o muhteşem duyguları anlatmak ve onları bilmemneye
çağrı etmektir. O bir görev insanıdır; seçbilimselştir.

Bir yazar bu şeyi yazıp bir yayınevine
gider. Benim teorime göre asıl niyeti insanlığa ışık
getirmektir; bir ilk gençlik kitabı yazmaya hiç hevesi yoktur.
Bu terim ve doğal bu yazın türü işte bu anda doğar: Yayıncının
fikri bu şeyi yeni yetmelere satmaktır. Yayıncı sözını bilirse
yazar da gurur duyar elbet; amacı kainata yönelik olduğuna göre
gençlere yatırım yapmalıdır. Sonuçta “ilk gençlik kitabı”
etiketiyle yayınlanmasa da bir süre içinde kitap bu yazın
alanında yerini edinir.

Bu tür kitaplar bir yaşa kadar insana
anlamlı gelir. Bir yaştan sonrasında ise okunmaları imkânsızdır.
İşin kötüsü her insanın yüreğinin bir yerinde tatlı bir anı olarak
bu kitaplardan biri yatar. Ömür boyu da orada durur.

» Sofie’nin Dünyası Kitap Özeti ve Kısa Açıklaması

 

 

Martı Jonathan Lıvıngston

 

İnsanın on küsur yaşındayken “ilk kitabını”
okuması fikri nereden çıktı ki? Yeni ve düzmece bir başlangıç
yapmanın ne alemi var? O zamana kadar okunanları değersiz, daha
sonrasında okunacakları değerli kılmak niye? Bunu özellikle
Martı’dan bahsederken soruyorum çünkü hem küçük (üstelik
kitabın çoğunu da resimler kaplıyor) hem saygın olduğu için bu
ikinci başlangıç noktası çoğunlukla bu kitap olur.

Kitabın yazarı Richard Bach’ın asıl mesleği
pilotluk. Uçmanın verdiği hazzı kendi inancıyla birleştirmiş ve
bu yoğun duygusunu okurlarla paylaşmak istemiş.

Kitabın kahramanı Martı Jonathan Livingston,
uçmayı öğrenmek için (martılar genel anlamda uçmaz ya) ailesine ve
sürüsüne karşı koymuş idealist bir martıdır. Uçmakta diğer
martıların yapamadığını görür. Uzaklara gidebilmenin kendisini
özgür kıldığını hisseder. Günlük yaşamla, yemekle filan uğraşan
sürüsünü sıkıcı ve zavallı bulur. Bir gün Jonathan kendisine
doğru yolu gösterecek bir uçuş öğretmeniyle tanışır. Öğretmen
ışıklar saçan bir ermiştir:

…tüm yaşamın özü olan o görünmez
yetkinliğe ulaşmak için çabalamaktan asla caymamalarını
öğütlüyordu. Sonrasında, mevzuşurken, tüyleri giderek parlaklaştı ve
sonunda o denli parladı ki, hiçbir martı ona bakamaz hale
geldi. ‘Jonathan, sevgi üzerinde çalışmayı sürdür.’ Son sözleri
oldu bunlar. (s. 62)

Ermiş öğretmeninin yolunda giden Jonathan,
sürüsüyle ters düşer. O da erer ve “yüce martının biricik oğlu”
olarak anılır (erdiği anda İsa olmuştur doğrusu). Zaman içinde görevi
daha genç bir martıya devretmesi gerekir. Toplumdan dışlanan
Fletcher’le tanışır. Bildiklerini ona aktarır. Bu yeni
peygamberin sözleri Martı’yı özetler niteliktedir:

Bir martı sınırsız bir özgürlük kavramıdır.
Yüce Martının bir görüntüsüdür. Ve bir kanadından öbürüne, tüm
bedeniniz düşüncenizin ta kendisinden başka bir şey değildir.
(s. 95)

Martı, uzak doğu kökenli bir felsefenin
Hıristiyan biçimı bir uyarlaması. Yazarın bu işi birkaç sayfada
yapmış olmasıysa kayda değer bir vaka.

Richard Bach, Uzak Diye Bir Yer
Yoktur
adlı kitabında kendini aşmayı fakatçlamış ve uzak
doğyüce felsefesini çok daha azca sayfaya sığdırmayı başarmış.
“Çünkü önemli olan gerçeği bilmendir. (…) Fakat unutma,
gerçeğin bilinmiyor olması, onu gerçek olmaktan alıkoymaz.”
(s.31) Eşeği sağlam kazığa bağlamak bu olsa gerek. Biz Bach’ı
anlamasak da gerçek gerçektir. Açıkçası yazarın bu kitabının,
Martı’nın satışına güvenilerek yazılmış ticarî bir ürün
olduğuna inanıyorum.

 

 

Sİmyacı’nın Kİşİsel Menkıbesİ

 

Paulo Coelho son
zamanların en çok ilgi çeken gençlik yazarlarından. Yazar
Simyacı’yla üne kavuştu ve Beşinci Dağ’la çok
satanlar listesindeki yerini pekiştirdi.

Santiago adlı Endülüslü genç bir simyacı,
bir falcıdan Mısır Piramitlerine gidip bir gömü bulacağını
öğrenir ve derhal yola koyulur. Bütün Şimal Afrika’yı kapsayan
yolculuğu süresince torbalar dolusu felsefî tecrübe kazanır. Bu
deneyimlerin en önemlisi, süphesiz “yüce reis”le tanışmasıdır.
Simyacıyla yüce reis arasında derin anlamlarla yüklü şiirsel
mevzuşmalar geçer:

Tanrı’ın büyüklüğünü görmek isterim, dedi
reis, sesinde saygı vardı. İnsanın, rüzgara dönüşmesini görmek
isterim. (…) Rüzgâr bana senin Aşk’ı tanıdığını söyledi,
dedi delikanlı güneşe. Aşk’ı biliyorsan, Evrenin Ruhu’nu da
biliyorsundur. (…) Bulunmuş olduğum yerden (ve dünyadan çok
uzaktayım), sevmeyi öğrendim. (s.
150) 

Simyacı’da
beni asıl düşündüren nokta kitabın temel fikri olan “kişisel
menkıbe” kavramı. Menkıbe aslında yazgı değil, öykü anlamına
geliyor. Bir denetim edilemezliğin yanı sıra bir olmuş
bitmişlik, yaşanamazlık anlamı taşıyor. Buna karşın kitapta
Santiago’nun bütün eylemleri bu kişisel menkıbeye bağlanmış.
İddia edilen şu: Her insanın bir kişisel menkıbesi vardır, yaşamı
onu aramak ve gerçekleştirmek içindir, ayrıca yaptığı her
eylemin sebebi de gene bu menkıbedir. Bu menkıbe yazgıysa, doğrusu
eylemlerimizi denetim ediyorsa, istesek de istemesek de
gerçekleşecektir; bizim Simyacı’dan hiç bir ders almamız
gerekmez. Yok yazgı değil de yaşamın amacıysa kitabından
menkıbemizi aramamız gerektiği sonucu çıkıyor. Nasılı kolay:
Menkıbemiz bizi menkıbemize götürecek.

Simyacı şiirsel ve coşku verici bir kitap. Ne var ki Paulo
Coelho nedense kitabının tam merkezine bir totoloji
yerleştirmeyi uygun görmüş.

 

 

Sofı’nin Mütevazı Dünyası

 

Klişeleşmiş “data
çağı” söyleminin bir parçası olarak XXI. yüzyıl başarılı ve
bilgili insanı tasvir edilir: Bu kişi bir mevzuda uzmandır,
diğer her mevzuda da “kafi düzeyde” data sahibidir. Böylece
yeryüzünde mevzuşulan hiç fakat hiç bir şeye yabancı kalmaz. Her
an söyleyebileceği bir kaç sözü bulunur. Informasyon mevzusunda
iddialı ve mütevazıdır; kendi bildiği “azca”ın doğruluğunda direnme
eder, çünkü bu data o alandaki diğer bilgilerden fedakârlık
edilerek kazanılmış bir şahanedir. Gene de her fırsatta kendi
alanı dışındaki mevzularda bilgisinin azca olduğunu
kabullenir.

Sofi’nin Dünyası’nın yazarı Jostein Gaarder’in böyle bir insan olduğunu
tahmin ediyorum. Ne kendi uzmanlık alanı ne de yan alanı
sayılabilecek bir alanda her yerinden direnme fışkıran bir kitap
yazmış. Kitap, felsefe zamanı üzerine bir roman-ansiklopedi.
Eğlenceli sürprizler, animasyonlar iyi hoş da, ne yazık ki
haklarında sayfalarca data verilen düşünürlerin ne
düşündükleri Gaarder’in pek umrunda değil. Bu sayfaların
yazılmasının sebebi ise direnme; bilmese de bilebileceğini
ispatlama inadı. Yazar kendinden o denli güvenilir ki, ünlü
düşünürleri “olsa olsa böyle düşünmüştür” mantığıyla
mevzuşturuyor. Ne de olsa kimseler kendisinden daha çok
okumamıştır.

– Bu sözı birazcık daha açar mısın?

– İşçi bir mal ürettiğinde bu malın
belli bir satış değeri olur.

– Evet?

– İşçinin ücretini ve diğer üretim
giderlerini malın satış değerinden düşersen geriye bir değer
kalır. Marx buna artı-değer ya da kâr diyordu.

– Anlıyorum. (s. 451 Marx)

Efendim? Ben anlamıyorum. Hesabı yavaş yavaş
tekrar tekrarlayabilir miyiz?

 

 

İpek Ongun:

Bir Misyon İnsanı

 

İpek Ongun, uzun yıllardır ülkemizin
ilkgençlik yazınında sarsılmaz bir yere haiz. Yaş On Yedi,
Bir Pırıltıdır Yaşamak
ve Bu Yaşam Sizin adlı
kitapları yazıldıkları zamandan beri kitapçıların raflarından
inmedi. Çünkü anne babalar ve öğretmenler, onlu yaşlardaki
çocukların eğitimini tamamlamak, onlara yaşamı zahmetsizce
anlatabilmek için İpek Ongun’un kitaplarını almayı bir vicdan
borcu olarak görüyorlar.

Aslına bakarsan Ongun da kitaplarını gençlere değil,
onlarla en kolay ve en mükemmel yoldan ilgilenme (hem ucuz hem
iyi: Bir geç dörutubet kapitalizm mitosu) arzusu içinde olan
ebeveynlere satması gerektiğinin bilincinde görünüyor.
Kitapların kapaklarını kot pantolonlar, papatyalar ve aşırı
çekici genç kızlar (o Yaş On Yedi’nin kapağındaki 25’lik
kadın da kim acaba?) süslüyor. Arka kapaklarda ise İpek
Ongun’un çok sevmiş olduği ve onu çok seven gençlerle (ne de olsa
hepsi aynı kalıptan çıkma) çekilmiş fotoğraflar var. Birazcık
ilgisiz bir baba, bu kitapları almasa, eve gittiğinde “beni
sevmiyor musun” sorusuyla karşılaşacağından korkar.

Ongun’un kitaplarında TRT biçimı bir isyan
havası seziliyor. Sürekli bir itiraz etme hali söz mevzusu.
Sadece itirazın nesnesi yok. Bir cümlede okul ya da yetişkinler
yeriliyor, öbür cümlede barış sağlanıyor. Bu kararsız
isyankârlığın gençleri cezbedeceği, hiç kimseye güvenmeyip
ellerindeki kitaba güvenecekleri hesaplanmış olsa gerek. Ongun,
kitaplarının insan yaşamındaki olağanüstü yerinden güvenilir
görünüyor:

Barselona Gold adlı kasetten Placido Domingo’nun Friends
Forever
ve Michael Jackson’un Heal the World adlı
şarkılarını ya da sizin çok sevmiş olduğiniz bir parçayı çalın. Ve
müziği dinlerken bu bölümle ilgili şu maddeleri iyice bir
düşünün.” (Bu Yaşam Sizin s. 126).

Şu demek oluyor ki bir okurdan, kendisine kitabı okumanın
ötesinde vakit ve emek ayırmasını istiyor. Kitap kitap değil
çünkü: Ongun, bir gencin duygusal dünyasını biçimlendirmede
kendisini öyle yetkin hissediyor ki onun hangi şarkıları
dinlerken duygulanabileceğini bile düşünmüş. İçimden bir ses
“ya da sizin sevmiş olduğiniz parça”nın yayıncının uyarısıyla
eklendiğini söylüyor. Bu küçük yaşfakat alanı için sonsuz
teşekkürler…

İpek Ongun’un misyonu, gençlere (kendi
deyişiyle “gücünü sevgi ve bilgiden aldığının artık farkında
olan [yani yazarın diğer kitaplarını okumuş] XXI. yüzyıl
öncülerine) hiç bilmedikleri, başkalarının onlara anlatmadığı,
anlatmak istese de anlatamadığı, kendisi sözünü etmedikçe
bilinemeyecek olan bir şeyi aşılamak: Sevgi!

Bu peygamberlik bahsinde İpek Ongun pek de
alçak gönüllü sayılmaz:

Şöyle düşünün. Diyelim ben bir kitap
aracılığıyla sizlere düşüncelerimi, birikimimi, bilgimi
aktarıyorum. Şu demek oluyor ki bendeki bilgiyi tüketiyorum. Tüketiyorum fakat
data diğer tüketilen nesneler şeklinde yok olmuyor, çünkü o data
hâlâ bende. Fakat siz… zenginleşiyorsunuz! Sizlere verince, bu
data çoğalıyor ve sizler bu bilginin ışığında bana mektuplar
yazıyor, öneriler getiriyorsunuz. (Bu Yaşam Sizin s.
208)

Yazarın bir diğer amacı da kişiliksiz
gençlere birer kişilik vermek. Gençlerin bu kişiliği hevesle
sahiplendiğini gene Ongun’dan öğreniyoruz:

Gittiğim okullarda gençlerden, “Şimdiye
kadar hep hepimiz için yazdınız. Nasıl davranmamız, neleri yapıp
neleri yapmamamız gerektiği mevzusunda bizi aydınlattınız [Işık,
daha çok ışık!]. Birazcık da ebeveynlerımız için yazsanıza,”
önerileri geldi. (Bu Yaşam Sizin s. 281)

Sevgili gençler niçin “bizim için daha da
yazın” demiyor ki? Yoksa Ongunist alternatif hukuk sistemi
yeterince olgunlaştı mı?

İpek Ongun, kitaplarının diğer kitaplarla
beraber kütüphanede değil de sevgili gençlerin başucunda
durmasını istiyor. Sadece kitaplarında bunu sağlayabilecek tek
özellik, bu isteğin doğrudan ifadesi…

 

 

Bir Misyon İnsanı Daha: Gülten
DayıoĞlu

 

Gülten Dayıoğlu
çocuklar ve gençler için kitaplar yazıyor. Yazarın en ünlü
kitabının Yeşil Kiraz olduğunu söylesek yanlış olmaz
herhalde. Hatta gördüğü ilgi üzerine kitabın ikinci cildi de
geçtiğimiz yıllarda yayımlandı.

Gülten Dayıoğlu, Yeşil Kiraz’da köy
yaşamı ve değerleriyle şehir yaşamı ve değerleri arasında
çelişkilere düşen Kiraz adlı bir genç kızı mevzu ediyor. Yazar,
kitaptaki gerilimin iki ucu olarak Kiraz’ın ailesini (köy
değerleri) ve arkadaşlarını (şehir değerleri) sunuyor. Üzücü
olan o ki, kitap için bu kadar önemli olan bu iki öğe de baştan
savma bir şekilde oluşturulmuş. Köylüler, aralarında saçma
sapan mevzuşup, iğrençlikler yapıp her tür özgürlüğe karşı çıkan
yabanıllar olarak tasvir ediliyor. Kentliler ise içki içip,
müzik dinleyip sabah akşam eğlenen namussuzlar olup çıkmış.
Anlaşılan Gülten Dayıoğlu’nun Türk toplumu hakkındaki birikimi
çoğunlukla gazetelerin üçüncü sayfalarına ve yarı eğitim fakatçlı
Türk filmlerine dayanıyor. İçleri bomboş karakterleri
oluştururken sergilediği insancıllığı da oradan geliyor olsa
gerek.

Kitabın yazılış yılı 1992. Gene de Kiraz’ın
varlıklı arkadaşları (ayrıca büyük şehirde zenginlerden başkası
yaşamıyor) kötü kötü giyinip kötü kötü dans ediyorlar.
Kendileri erkekleri toplayıp plaja giderken anneleri konken
oynuyor, babaları “kulüp”e gidiyor. Viski içiyorlar. Yazar,
70’li yılların ürkütücü namussuz varlıklı tasarımının tozlarını
üfleyip bu tasarımı dekor olarak kullanmış. Dekor diyorum,
çünkü bu karakterler kitapta neyin kötü olduğunu göstermekten,
daha açıkçası bir genç kıza öğrenek olmaktan başka bir işe
yaramıyorlar. Öyküye bir katkıları yok.

Öyküye katkısı olmayan diğer grup ise
Kiraz’ın ailesi ve akrabaları. Köylülerin yalnızca kötülüğü,
aptallığı ve cahilliği temsil edebileceğine karar verilmiş.
Genç bir kıza gene anlam dolu mesajlar yollanıyor.

Genç kızın kendisine erişince; Kiraz’ın bütün
iç dünyası cinsellikten ibaret. İşin kötüsü (her on satırda bir
vurgulandığı üzere) Kiraz maalesef çok fakat çok güzel. Hal böyle
olunca birer kurttan başka bir şey olmayan erkeklerden nasıl
kurtulacağını bilemiyor. Kitap süresince Kiraz cinselliği hem
keşfediyor hem keşfetmiyor. Kitabın coşku verici ve yürekli
yanı da işte bu.

Gülten Dayıoğlu, kendisini genç kızları
erkeklere karşı bilinçlendirmekle görevlendirmiş. Işılay Saygın
ekolü korkuya dayalı ahlâk psikolojisini gelecek kuşaklara
taşımaya çalışıyor.

İlginizi çekebilir:  Kürklü Gece

 

Listeme Ekle()

No account yet? Register

» Sofie’nin Dünyası Kitabını Beğendiyseniz
» Sofie’nin Dünyası Kitabı için Yorum, İnceleme veya Alıntı Paylaşmak ister misiniz?