En yeni en iyi kitaplar burada!
Kitapları Beğendiniz mi?

Yeni kitaplardan haberdar olmak ve ücretsiz pdf kitap kazanmak için e-posta listemize şimdi abone olun!

Invalid email address
Spam yok. Haftada 1 e-posta. En iyi kitaplar. Ücretsiz pdf kitaplar. İstediğiniz zaman ayrılabilirsiniz. 

Bu Kitabı Türkçe Arama Motoru ararım ile arayın!

3151edbc4b26adfb3e0e65c294114295
Siyah Süt
Elif Şafak
Doğan Kitap

MESELE OCAK 2008 Sayı: 13

 

Elif Şafak’ın Melankolik
Vedası:
Loğusa Humması mı, Bir
Entelektüel
Tesettür Romanı
mı?

 

Hande Öğüt

 

 

“Önerdiğim sadece meselelere bakmanın bir yolu, o
kadar.”

(Erik Erikson, Çocukluk ve Toplum)

 

“Eğer bir kadın erkeksi özelliklere sahipse, ondan
kaçmalı. Ama eğer bu tür özelliklere sahip değilse, bu sefer de
o kendinden kaçmalı…” Elif Şafak hamileliği, loğusalığı,
anneliği üzerinden bir kimlik olarak annelik kavramını ve
içinde çarpışıp duran parmak kadınları anlattığı Siyah Süt’e
başlarken Nietzsche’nin bu yargısını seçmiş epigraf olarak…
Feminist ve eşcinsel literatür içinden türlü biçimlerde
alımlanabilecek olan bu cümle, bizzat Şafak tarafından, bir
‘dasein’ örneği olan otobiyografik romanının başına
iliştirilince hesaplar değişiyor!

 

Kendisine on ay boyu dadanan postnatal depresyondan
-nam-ı diğer Lord Poton- kurtuluşu şerefine kaleme aldığı
kitabında, oldubitti bir beyin olarak yapılanan yazar, bedene
dönüşmesinin tahammül sınırlarını anlatıyor. O beden ki, içinde
toplumsal tahayyül ve eril tasavvurca kurgulanmış pek çok
prototipi taşımaktan yorgun; bir erkek beynine hapsolmuş kadın
ben(de)leri bir kutuya kapatmaya niyetli… Beyinden bedene
aktığında siyaha çalan sütten mürekkep anlatısını oluşturan
depresyon süreci, bir erdemmişçesine kutsayıp kuşandığı erkeksi
özelliklerinden muaf kalış dilemmasının da
serüveni…

 

Şimdiye dek kaostan beslenen, yersizyurtsuz bu
göçebe beyin, gezgin bir rahim oluyor ilk kez. Bedeninin
kapladığı mekân (chora) tarafından tahakküm altına alınıp, kara
bir girdabın eşiğine geldiği bu uzamda, erkeğin simgeselinden
kadının göstergeseline sıçrarken, kendinde var olan ölümü
doğuracak bir kadın olma halinden kaçmak istiyor çaresiz; ama
artık bir beyin/erkek olmadığının da farkında Şafak. Kadınlık
ile erkeklik, beden ile beyin arasındaki bu arafta,
depresyonunun öznesi kıldığı Lord Poton’u da bir cinsiyet
transferi bağlamında kurgulaması, onu son derece bakımlı bir
gey biçiminde kılgılaması pek zekice bir buluş! (“Cinlerin
cinsel hayatları hakkında hiçbir şey bilmiyorum ama bu cin
bende gey olduğu izlenimi uyandırıyor. Tüylerim diken diken.
Hiç hoşlanmıyorum bu kendini beğenmiş
mahlûktan.”)

 

» Siyah Süt Kitap Özeti ve Kısa Açıklaması

Cinsiyetsiz olduğu kabul edilen cin taifesine,
cinsel tercihini erkekten yana kullanan bir erkek rolü biçmesi
ve onu faşist döneminin mimarı kılması, Şafak’ın anlatısını hem
heteroseksist, hem maskülinist bir boyuta taşıyor kanımca.
Kadınlıktansa erkeksiliği erdem seçen yazar, hamileliği boyunca
kadınsı bir erkek tarafından rahatsız edilince, Adorno’yu anmak
da farz oluyor bana… “Hem kendimizde hem de başkalarında
görülen erkeksi tavırlarda şüphe uyandıran bir şey vardır,”
derken ‘aşırılığın peygamberi’, erkekliğe yapılan bu güçlü
vurgunun, eril egemenlik ilkesini katıksız biçimde dışavuran
bir düzende var olduğundan söz eder. Kültürel olarak kabul
edilen erkeksi davranışın histriyonik şekilde vurgulanması,
kadınlar üzerinde hakimiyet kurma, aksi halde çocuksu bir
küsmeyle tanımlanır.

 

Kadınlığa, cinselliğe ve bedene duyulan büyük
korkuya dönüşen bu darılmada, dişil sevgi veya şefkat
belirtilerini gizlemek, bunun yerine görünüş itibariyle sert
bir erkeklik geliştirmek örüntüsü hakimdir. Kadın kimliğiyle
mücadelesi acı ama anlamlı bir ikileme ışık tutuyor Şafak’ın:
Karşıtı olarak tanımlanan bir şey olmadığı sürece, ‘katıksız’
bir kadınlık yaşanamaz. Hiç kimse, en temel insani
özelliklerinin çoğuna, kendisine ve başkalarına karşı
duyarlılık gösterme yeteneğine, yumuşak yürekliliğine, korku ve
zayıflığın gerçekliğine, pasifliğin hazlarına karşı çıkmadan
‘bu kadar erkek olamaz’.

 

Özgür olmanın yolu ‘her şeyden önce erkek’ gibi
olmak değildir ki, bilakis; kadınları gerçek yabancılaşmaya
iten, dişiliklerine olan bu karşı çıkıştır. Kadını cinsel
doğurganlık içine hapsetmekten çok daha farklı var olma
biçimleri de mevcuttur. Cinsiyetler Siyaseti adlı kitabında
Sylviane Agacinski’nin de belirttiği üzere, annelik bir
özgürlük ifadesidir, edilgen olmak anlamına gelmez. Dişiliği
üstlenmek, öteki için kaygılanmak ve onu sorumluluğu dahiline
almak kadını sakatlamaz, eksiltmez…

 

Beyinden Bedene

Amansız Yolculuk

 

Elif Şafak, çok iyi bir tahkiyeci ve romancı;
normdışı kahramanlarıyla verili ahlâk kurallarını alt üst eden
bir kadın yazar… Hermafrodit bir kahraman çerçevesinde
kurguladığı Pinhan, tecavüz kurbanı blumik kadının başrolde
olduğu Mahrem, anoreksik Alegre’siyle Araf, yine dehşetengiz
bir ensestten ‘olma’ piç Asya’lı Baba ve Piç gibi göçebelik,
kimliksizlik, belleksizlik, varlıkla yokluk, iç ve dış, hayat
ve ölüm, yerlilik, yabancılık, zıtların benzerliği, bölünmedeki
bütünlük, birlik ve parçalanma kavramlarını dert edinen ama
ziyadesiyle bedensel değişimlerin ruhsaldaki çatlayış ve
yarılışları üzerine mükemmel kurmacalar yaratan Elif Şafak,
kızı Zelda Şehrazat’la birlikte ‘doğurduğu’ Siyah Süt’te, kendi
efsanesine, toplumsal cinsiyet kurallarını bozuşturan kahraman
mitine ihanet edercesine ‘ahlâkçı’ ve şaşırtıcı biçimde seksist
bir yazar olarak çıkıyor karşımıza. Kutsallaştırılmış annelik
anlayışına, ‘kariyer de yaparım, çocuk da’ savsözüne, ulusların
soysürdürücüleri olarak biyolojik yarara karşı çıkar/mış gibi
yaparken beyinsel bir uğraş olan yazarlık ile fizyolojik bir
durum olan annelik ayrımını yeniden üretiyor, kadının
teslimiyetini bir kurban ayini olmaktan çıkarmak bir yana karşı
durduğu bir teslimiyete mahkûm ediyor.

 

Ataerkil toplumun kadına bıraktığı tek imtiyaz,
reddetmenin anlık zaferini yaşadıktan sonra, ikna olup faturayı
ödemekten başka çaresinin olmayacağını göstermesidir ki
evliliği de anneliği de reddeden ama sonra her ikisini de
deneyimleyerek ‘tükürdüğünü yaladığı’nı belirten Elif Şafak,
bir özne olarak kendini kolektife teslim etmek istiyor ama
orada iptal edilmeye razı da olmuyor. Beyin olmaktan vazgeçişi
bile özel ve gerçekdışı bir nitelik alırken oluşturduğu dil,
toplumun sımsıkı kurgusunu çözmeye yetmiyor.

 

Sembolik düzen kadınların kendileri olarak özne
konumunu almasını imkânsız kılar. Siyasal iktidar içinde özne
konumunu kazandıklarında onları o güne dek dışlayan düzenle
özdeşleşmekte, erkeklerden bile daha şiddetli biçimde statükoyu
savunmaktadır kimi kadınlar. İkinci dalga feminist hareketin
gördüğü şey şudur: Dil ve temsil sistemi, sembolik ve toplumsal
düzen dönüştürülmediği sürece kadınların kendi bedenlerinin
tini olmayı isteyebilecek kadar kendilerini güvende
hissetmeleri, bedenlerine biçimler, sözcükler ekleyerek evrenle
ve toplumla kendilerine özgü araçlarla mübadele edebilmeleri
imkânsızdır. O zaman yapılması gereken, kadınların sembolik
düzen içinde gerçekten nerede durduklarını sorgulamak ve bu
yeri dönüştürmeye çalışmaktır.

 

Temel toplumsal bağ olan dil, kadınların kendi
bedenleriyle ilişkilerini, bu bedenlerdeki akıcı anlamları dile
getirmelerini sağlayacak hiçbir duygu ifadesine yer vermez.
Bunu yapabilmenin koşulu, dilin kalıplarını kırarak toplumsal
sözleşmede adlandırılamaz olanı söyleyebilecek özgül bir söylem
kurmaktır. Oysa  Şafak, cinsiyet
rollerininin; erkek/dişi, etken/edilgen, kültür/doğa,
akılcı/duygusal, özne/nesne, yapan/yapılan, beyin/beden
ayrımlarına tabi kılınışını, kadın olmanın şu ya da bu şekilde
beraberinde edilgenliği, irrasyonelliği, duygusallığı
getirdiğini eleştirir gibi gözükürken, ‘öteki’ olarak
farklılaşmayı gerçekleştiremiyor bir türlü. “Kadın yazarların
kalemleri hem erkek hem kadın kalmalı”dır ona göre. Neden erkek
(de) kalmalıdır? Fransız yapısökümcü feministleri her fırsatta
anan Şafak, neden eril libidonal ekonominin sahiplenme, dişil
libidonal ekonominin hediye etme; erkek dilinin kuşatma, kadın
dilininse akışkanlık üzerine kurulu olduğu gerçeğini teslim
etmiyor Siyah Süt’te? Penisiyle çocuk yarattığı gibi kalemiyle
de sanat yapıtı üreten bir erkek gibi yazma isteği, bedeni
indirgenme, beyniyse yüceltim aracı görme arzusu
neden?

 

Dişil yazının, fallus-merkezci dile topyekûn karşı
ve ondan apayrı bir alternatif olarak ortaya çıktığı olgusunu
‘süt-mürekkep’ bağlamında eksantrik bir motife dönüştüren
Şafak, feminizmden ziyade milliyetçi düşünceye hizmet ediyor
âdeta. Ana dilin, anavatanda, anne sütüyle dinlendiğini
belirten Sarah Benton’a göre anne sütüyle ana dili
dinlemeyenler, asla gerçek dili konuşamazlar. Bu yüzden ulusal
analık, ulusa dahil olmanın tek gerçek kaynağıdır. Ulusu
yaşatmak için, ulusun kurucusunun ortak vaftiz kurnasından,
sıvıların erkekten kadına ve kadından çocuğa geçirilmesi
gerekir.

 

Doğumun baştan sona erotik bir serüven olduğunu,
emzirme şölenindeki kösnül hazzı tümüyle es geçen Elif Şafak,
annenin şehvetli olanla birlikte anılışını önlemek için bir
anne olarak kendini de kahramanlarını da cinsellikten, kadın
fizyonomisinin unsurlarından arındırır; mesela regl olmaz,
sevişmez onun kahramanları. Oysa kan, kutsal ya da lanetli, saf
ya da kirli, iyicil ya da kötücül bütün salgıların kaynağıdır,
Helene Parat’nın belirttiği üzere. Pişip aklanarak süte
dönüşmüş olan kan, kadınsı cinselliği içinde barındırarak,
çocuğu doğumundan sonra da beslemeye devam eder. Besleyen
kadının erdemlerini ya da kötülüklerini çocuğa aktarmakla
kalmaz; aynı zamanda sıvılarla ilgili düşlemlerin
karmaşıklığını da gösterdiği gibi, annede erojen bölgelerin
birbirine karışmasının yol açtığı derin bir rahatsızlığa neden
olsa bile onun kadınsı erotizminin zenginleşmesine katkıda
bulunur.

 

Kadınsı libidinal gelişimin düzenli gelişimi
sonucunda anne, eski ve güncel aşklarının düşlemsel ve gerçek
meyvesi olan çocuğuyla olan ilişkisini şefkat, erotizm ve
şiddet arasında dengeler. Anne/kadın bu aşk uğraşının
taşıyıcısı olan memesini önce sevdiği adama, sonra da hem
narsisik hem de erotik bir besin olan sütünü aktarmak için
bebeğine sunar. Memeleri uyarmasının yanı sıra kadının genital
organlarında da duyumlara yol açar emzirmek. Anne bebekle
emzirme ilişkisindeyken, erojen bir bölge haline gelen memenin
yanı sıra bedensel bir salgıya (süt) ilişkin erotizm de söz
konusudur. Emzirmeye damgasını vuran bedensel salgılara ilişkin
fantezilerde süt, kan, meni ve dışkı arasında bir denklemin
kurulduğunu saptayabileceğimizi belirtir Elda
Abrevaya.

 

Örneğin, süt sözcüğü birçok kültürde meni için de
kullanılır. Ancak Şafak’ın anneliğinde besleyen meme, erotik
memenin yerini alır, kadın bedeni de bir ağacın… Boston’daki
üniversitenin kampüsündeki kalın gövdeli kocaman, şahane bir
ağaca ‘beyin ağacı’ adını veren Şafak, her gün beyin ağacını
tavaf edip ona dokunduğunu ve “Bana yardım et. Beyin olayım,
beden olmayayım!” diye yalvardığını, derken reglden kesildiğini
anlatır röportajlarında da Siyah Süt’te de. Bir buçuk yıl regl
olmaz; kadınlığını da cinselliğini de bastırır. (Oysa ağaç
imgesi, vahşi ve özgür doğanın bereketini, dişil çiçeklenme
enerjisini simgeler kadın yazarların
eserlerinde.)

 

Kadının cinselliğiyle karşılaşmanın yol açtığı
ölümcül korkuyla baş etmenin yolu, genitaliteden oraliteye
gerilemedir. Artık ana tanrıçaya yalnızca besleyici,
iyileştirici annesel yönleriyle bakmak mümkündür: Saf ve duru
apak bir sütle dolu iyicil bir meme! Bu memenin sahibi olan
anne, erotik arzusunu yitirmiş; kendini, hayatını feda etmek
pahasına, çocuğunu, kocasını, vatanını doyurmaya adamış bir
annedir. Gerçek şu ki, kadının evrenini ve kendi kültürünü
yazması bedenden başlayan bir süreçtir, kadının bedeni
düşünmeye başlayınca teni de tine kavuşur. Ve yazmak, annelik
kadar erotiktir… 

 

Seks Yazacaksan

Lezbiyen Olmalısın!

 

Elif Şafak’ın postnatal depresyonu sırasında
keşfettiği içindeki en ‘şirret’ parmak kadın Saten Şehvet Hanım
da bu eksiltmeye, indirgemeye, yoksaymaya başkaldırır: “… Siz
kadın yazarlar romanlarınızda cinselliği erkekler kadar rahat
anlatamıyorsunuz. Şöyle bir karıştırıyorum da yazdıklarınızı,
sevişme sahneleriniz kısa kısa varla yok arası. Sanki
geçiştirmelik.” “Hadi canım,” diye itiraz eder ego Elif Şafak,
alterego Saten Şehvet’e: “Bir sürü kadın yazar var işi gücü
cinsellik anlatmak olan.”

 

Romanlarında cinselliği doğal bir olgu olarak değil
ama ensest, tecavüz gibi en sapkın biçimleriyle anlatan Şafak,
kendi ağına yakalanır burada… Sanki, “Yazmak eylemi özellikle
ve her şeyden önce cinsel bir eylemdir. Yazarın yaşamış
olabileceğinden daha tehlikeli ve daha yoğun bir eylem. Bizi
ilgilendiren, yazarın gerçekten yaşamış olduğu değil, yaşanmış
olanın yazıcıya geçirilmiş olduğu andır,” diyen Kristeva’yı hiç
anlamamıştır Şafak. Kaldı ki cinsellik sadece yatakta zevk
duymak, üremek için yapılan edim, cinsel organların teması,
tahrik, heyecan hissi veya dar anlamda cinsel arzu, libido ve
eros çağrışımları değildir. Feminist Bir Devlet Kuramına
Doğru’da Catherine A. Mackinnon’un belirttiği gibi, cinsellik
toplumsal hiyerarşi olarak cinsiyetin dinamiğidir, cinsellikten
alınan zevk, cinsiyet kalıplarına sığdırılmış bir iktidar
deneyimidir. Romantik aşk ile nükleer savaş, cinsel kalıplar
ile kadının yoksulluğu, sadomazoşist pornografi ile linç
arasındaki bağlantılar kurulamaz, cinsellik kavramı bu dar
alana hapsedildiğinde; özellikle de cinsiyet ayrımı ve
eşcinsellik…

 

Saten Şehvet Hanım’a göre, kadın romancılar ancak
üç durumda kendilerini sansürlemeden seksi anlatabiliyor(muş):
“Birinci koşul lezbiyenlik! Kadın yazar eğer lezbiyense, bunu
da toplumdan saklamıyorsa, zaten çekinecek neyi kalmıştır ki?
Di mi canikom? Bak o zaman cinselliği sansürlemeden
anlatabiliyor. Demek ki lezbiyen olmanız lazım, bu
biiiiir.”

 

Şafak okurun akli tahammül sınırlarını eni konu
zorlarken, eşcinsel aşk ile heteroseksüel aşkı da aynı kaba
atıp kavuruyor leblebi gibi; aklar ve karalar birbirine karışıp
kabul gören toplumsal cinsiyet kalıbına karışıyorlar.
Lezbiyenlik öyle zelil bir olgu ve öyle büyük bir ayıp ki bunu
toplumdan saklamadığı andan itibaren çekinecek hiçbir şeyi
kalmaz bir kadının; gurursuz, beyinsiz, ruhsuz, duygusuz,
duruşsuz bir yüzergezer mobildir âdeta… Seksist bakışını,
Saten Şehvet Hanım üzerinden ‘ironize’ ettiğini sanan Şafak,
bir başka diskurunda ise, “İyi bir kadın yazarın yazısı ya
tamamen aseksüel ya biseksüel olmalı,” buyurur.

 

Bu denli cinsiyetçi çelişkilerle dolu bir beyin
olarak kendini aseksüel kılan Şafak, biseksüelliği hem erkek,
hem kadın olmak biçiminde murad ettiğinden olsa gerek,
kendisini yazıdan hem uzaklaştıran, hem de sonra bizzat
romanına malzeme olarak onu kurtaran Lord Poton’u
‘gey’leştirmek’te de beis görmez elbette. “İnsan ne öğrenirse
kendine benzemeyenden, yabancıdan öğreniyor,” diyen Şafak,
öğrenmeyi, yararcılığa; etnik, dinsel ve cinsel azınlıkları,
sınır kimlikleri, normdışı bedenleri, lezbiyen, gey, travesti,
transeksüel ve queer kimlikleri, edebiyatçılığı için bulunmaz
grotesk unsurlara dönüştürüyor olmasın sakın?

 

Parlak kırmızı rujları, topuklu ayakkabıları, mini
etekleri, dekolte giysileriyle Şafak’ın en kabullenemediği
alteregosu Saten Şehvet Hanım, cinselliği özgürce yazmanın
diğer koşullarını da yaşlanmak, toplumun gözünde ihtiyar
hanımefendi statüsüne geçmek ya da herkesin diline dolanmayı
göze almak, tabiri caizse biraz yırtık olmak şeklinde
açıklıyor. Bir şey diyemiyor Şafak bu durumda. Çünkü kendisinde
her üç durum da mevcut değil!

 

O, “tam olarak neden yazı yazdığını bilmeyen ama
yazı yazmazsa yaşayamayacağına inanan, henüz yeterince
olmamış-pişmemiş-büyümemiş”, “habire düşüp dizlerini kanatan
yarı kız çocuğu, yarı kadın bir mahlûk” kendi tanımıyla… Yine
de Saten Şehvet Hanım’ın da biz okurun da bilmediği,
kendisindeki bu durumun salt bireysel bir arıza olmadığı
sırrını açıklamaktan geri
durmuyor: 

 

“Kısmen de olsa kültürel bir açıklaması var şu
hallerimin. Bu memlekette kamusal alana çıkan ve bedeniyle
değil, beyniyle tanınmak, beyniyle algılanmak, beyniyle kabul
görmek isteyen bir kadının cinselliğiyle ya da kadınsılığıyla
barışık kalması o kadar kolay değil.”

Pornografi, erotizm, cinsellik, kadın yazısı
konusunda hasbelkader cümle kuran kendimi de dahil etme
‘ukalalığı’nda bulunarak, Türk edebiyatının köşetaşı kadın
yazarlarının (Leyla Erbil, Sevgi Soysal, Adalet Ağaoğlu, İnci
Aral, Oya Baydar, Latife Tekin, Şebnem İşigüzel, Aslı Erdoğan,
Semra Topal) hem beyniyle, hem bedeniyle, hem kadınsılıklarını
bastırmadan hem de cinselliği, en uç biçimlere varasıya bir
doğallık ve kendindelik içinde yazdıklarını görmezden gelmek,
onları bu fasit dairenin içine kıstırmak affedilmeyecek bir
hata değil mi? Şafak o denli kendisiyle, kendi hikâyesiyle
ilgili ki, aynaya ve içine baktığında kendinden damıtılmış
suretleri görüyor yalnızca… 

 

Nitekim kendini erotik ve oto-erotik etkinliklerden
tamamen azade kıldığı hamilelik döneminde, içindeki cinsel
dürtüleri, bir sevgi nesnesi olan bebeğine aktarırken, egosal
enerji yatırımını ve egonun cinsel karakteristiğini, eşcinsel
nesne (Lord Poton) seçimine havale ederek Chasseguet-Smirgel’in
tanımladığı türden bir narsisizm gösteriyor Şafak. Eşcinsel
nesneyle ilişkisindeki çatışma ölçüsünde ego ideali de o kadar
soyut ve büyüklenmeci bir figüre dönüşüyor. Kendini suskunluğun
ve iflasın eşiğine taşıyan Lord Poton’la kaygılı ve sanrılı
birlikteliğini, onu dışavurarak çözümlemeye çalışıyor, onu
yadsımıyor, ancak semptoma evrilen çatışmayı da göremiyor
yazar. Travmatik bastırmanın yarasını açmak ve onunla
yüzleşmekse sadece bir simülasyondan ibaret Siyah
Süt’te.

 

Şafak, kesintisiz, lineer eril dili reddedip bu
dile uyum göstermeyen, parçalı, kırık, bölük pörçük,
öksürmelerle, boğulma hissiyle kesilen beden dilini, bu dildeki
histerik içkinliği içselleştirebilseydi şu cümleyi asla
kurmaz(dı): “Hani şu oyuncak kurbağa gibi sesler çıkararak
bebekleriyle konuşan, ellerinden gelse çocuk altı yaşına gelene
kadar emzirmeye devam edecek olan histerik tipler var
ya…”

 

Histerik tipler!.. Bütün kadın romancıların birer
histerik olmaları gerektiğini söyleyen Juliet Mitchell oysa,
histeri semptomlarının, kadınların yasaklanmış arzularının
alternatif bir temsili olduğunu savunur. Kadın dilinin bir
imkânı ve protestosudur histeri. Histeriyi, tamamen kadınsı bir
hastalık, hatta sapkınlık olarak gören 18. yüzyıl düşüncesinden
ve ‘histerik feminist’lerin iyileşmek için bir an önce
geleneksel anne-ev kadını rollerine dönmeleri gerektiğini
vurgulayan dönemin doktorlarından farksız biçimde kullanan
Şafak, annelikle birlikte entelektüel tesettüre de girmiş
hakikaten.

 

Amerika’da kadın hareketinin önemli merkezi Smith
College’da “sağı solu önü arkası feminist kaynıyor”; bir kısmı
da hayli radikal! “Aynı zamanda lezbiyenler de son derece etkin
burada. Etkin ve ‘görünür’. Sık sık el ele gezen lezbiyen
çiftlere rastlıyorum yolda.” Lezbiyenliğin etkin ve görünür
oluşunun altını seksist biçimde çizen Şafak, kadın dili,
yazısı, semiyotiği üzerine onca kafa yorduktan sonra
yaşıtlarının çoktan bir ev, koca, çocuk sahibi olduğunu düşünüp
hayıflanıyor. Hamilelik ve çocuk doğurmak, Tanrı tarafından
verilen görevin bir parçasıdır semavi söylemde; yerine
getirilmedikçe karanlık ve korkutucu bir cinsel kaosa sürükler
kadınlığı… Anne olmak istiyor Elif Şafak, kaostan çıkmak
için; bir çocuk, bir ev, korunaklı, steril sürdürülebilir bir
normalite istiyor! Cinsellikten ve cinsel çeşitlilikten uzak
ama çelişkilerle dolu bir evren…

 

Hamile kaldığı andan itibaren içindeki anaç hanım
feminist kitapları okumayı yasaklıyor, ama asıl kahraman,
anlatının süperegosu Şafak, kız bebeklere pembe, oğlan
bebeklere mavi tulum giydirilmesini, cinsiyet rollerinin daha
ilk günden kesinkes ayrılmasını, bu rol dağılımını bir türlü
benimseyemiyor. Kadını beyin ve beden ayrımına tabi tutarak
kategorize eden Şafak, içindeki sesler korosunu, birbirinden
bambaşka düşüncelere sahip bu parmak kadınları da son derece
bilinçle kullanıyor: Her an kendisine yöneltilebilecek bir
eleştiriyi başkasına, daha aşırı, burlesk bir figüre (parmak
kadınlara) yansıtma, mal etme ve karikatürün abartılı çizgileri
sayesinde kendini saklama telaşından başka bir şey değil
bu…

 

Protez Parmak Kadınlar

 

Elif Şafak, kendisini annesinin değil,
anneannesinin büyüttüğünü açıklar röportajlarında. ‘Yeterince
iyi anne’den mahrum kalan çocuk, anneyle mutlak bağımlılık
döneminde benliğini tehdit eden ilkel kaygılardan koruyan
varsanıyı da eksik oluşturur. Annenin bebeğine geçici de olsa
verdiği tüm-güçlülük yanılsamasının olmayışı, çocuğun ben ve
ben-olmayan ayrımı yapmasını da güçleştirir. Hangisi kendi
gerçeği, hangisi arzu nesnesi, hangisi oyun arkadaşı olduğu
bilinmediğinden sürekli çatışma yaşayan bu parmak kadınlar,
yazarın hamileliği sırasında açığa çıkan geçmişi, genetik
şifreleri, ailesi, ilk cinsel uyanışı, örselenmeleri, korku ve
hezeyanlarının hayaletleri, ruhunun diasporasında gezinen
bastırılmış öteki seslerdir.

 

Romanlarının ‘protez’leri, yazarlarının mütemmim
cüzleri olan entelektüel, okuyan-yazar kadın Sinik Entel Hanım,
hamileliğe teşvik eden Anaç Sütlaç Hanım, tasavvufi damar Can
Derviş Hanım, hırslı ve azimli Hırs Nefs Hanım, Saten Şehvet
Hanım ve Pratik Akıl Hanım, daha sonra Lord Poton tarafından
bir kutuya derset edileceklerdir. (Zira bir gey olan ve
egemenliği süresince faşizmi getiren Poton’un çeşitliliğe
tahammülü yoktur.)

 

Saklanmış gerçeğin ta kendisini içerir gibi görünen
bu parmak kadınlar, anlatının da parçalı biçimini ve fragmanlar
halindeki üslûbunu oluştururlar. Her biri, bir bloğu bitirir
bitirmez, bir başka blok yapmak için öteye gönderildiklerinde,
asla doldurulamayacak yarıklar bırakırlar her yerde, bu
yarıklar giderek esner, genleşir. Kitabın çekmeceleri,
birbirine aykırı seslerin demokrasi ilan edişiyle tamamlanarak
bir bütün oluşturur. Savunma mekanizmasını daha yazarken kuran
anlatıdaki ve/veya, hem/hem de, kabil/mukabil dikotomileri
memnuniyet ve haset, savaş ve barış, anne olmak ile olmamak
gel-gitinde çekişirken Pratik Akıl Hanım çözümü bulur
nihayet:

 

“Şöyle düşün, insan beyni mutfak çekmeceleri
gibidir. Kaşık çatal takımı bir yerde, toz bezleri bir yerde,
değil mi ya? Aynı modeli al uyarla. Annelik yaparken beyninin
annelik çekmecesini açarsın. Yazarlık yaparken de beynindeki
yazarlık bölmesi girer devreye. Bir çekmeceyi beyaza boyarız,
bir çekmeceyi siyaha. Karıştırmazsın.”

 

Beyaza boyanan çekmece yazarlık, siyaha boyanan
çekmece anneliktir, ki bu memeden süt siyah akacaktır. Peki, bu
arada anne-yazar ne yapar? Memeye karşı öfke hisseder, öfkeli
kendilikten korkar, öfkeli kendiliğin iyi memeyi tahrip
edeceğinden ürker, iyi memenin öfkeli kendiliği yatıştırmasını
sağlamaya çalışır onun memeyi tahrip etmiş olduğundan
endişelenir, memeyi onarmaya çalışır.. ve bu böyle sürer gider.
Hiç ara vermeden, iki buçuk ay, gece gündüz, deliler gibi
yazan, içindeki cinleri böylelikle çıkaran yazarın, arkasında
suskunluğun bilgisini taşımadan estetikleştirdiği bu depresyon
hali, ısrarla bir tekrara, kaçınılmaz olarak anesteziye yol
açar dolayısıyla.

Bir kadın, çocuğunu doğurduktan sonra altdünyaya
ait olduğu doğal bir zamanı yaşar; doğum sırasında hayatın ve
ölümün gizini, acıyı ve sevinci kavramıştır. Bir süre için
‘burada’ değil, ‘orada’dır, yeniden ortalıkta görünmesi zaman
alır. Orada yeni kırılmalar yaşar, yeni izlerle halelenir.
Kızını doğurduktan sonra geçirdiği ağır depresyon sonrası bir
daha hiç yazamayacağı endişesiyle alelacele kotardığı ne roman,
ne hayat öyküsü, ne anı (karikatürden teste, sözlükten popüler
tıp bilgisine, itiraftan Türk ve dünya edebiyatının ünlü kadın
yazarlarının tanıtımına dek pek çok disiplini içeren ve mutlu
sonla biten bir vodvil!) olan Siyah Süt, biteviye yitirmek,
kaybedilenin yerine yeni birimler kazanmak biçiminde gelişen
kadınlığın doğal döngüsü içinden bir ‘veda’ olarak okunabilir
belki. Nitekim doğadaki doğum-ölüm-yeniden doğum çevrimine
benzeyen kadın bedenindeki çevrim, ona melankolik yapısını
verirken süreğin bir vedayı gerektirir. Kaldı ki kalıcılık için
değil ‘unutulmak’ için yazdığı kitabında okurunu baştan uyarır
Şafak…

 

Lord Poton’dan sonra roman yazmak imkânsızdır. Bir
yazarın, yazmayı unuttuğu endişesine rağmen ‘unutulsun’
arzusuyla hayatının ideoloğu olarak yazdığı bir kitap olsa olsa
bir kopuş, çok bilgi, çok laf, çok tasvir, çok nakaratla dolu
ama mânâdan yoksun bir öyküdür. Anneliğin karanlık yönlerine,
çocuğunu taciz eden, hırpalayan, ensest ilişkiye giren, fuhuşa
yönelten annelerin sapkınlığına ne de toplumun sapkın kadın
tutumlarını saklamak için yaptığı belirgin idealleştirmenin,
aslında alçaltıcı zıddını da içerdiğine değinmekten âdeta
özenle kaçınan Şafak, hayatını bir öykü, anlamlı ve yönü belli
bir olaylar bölümünün tutarlı anlatısı olarak ele almak yerine
retorik yanılsamaya düşmüş.

 

Oysa yazmak, bir kadının meydan okuması, isyanı
olabildiği gibi yaraları iyileştirmenin, parçalanmış kişiliği
onarmanın da aracıdır. Bütün bunlara rağmen umut vaat eden en
önemli ipucu, Siyah Süt’ün henüz bitmemiş bir kitap oluşudur.
Şafak, postnatal depresyonu babaların da yaşadığını belirterek
bunun bambaşka bir kitabın konusu olduğunu söylüyor. Belki de
böylesi bir ‘yapıt’ hiçbir zaman bitirilmemeli, yarım
kalmalı… Ve Elif Şafak, geleneksele teslimiyetinden
özgürleşerek hakiki bir romanla aramıza
dönmeli…

 

İlginizi çekebilir:  Karanlık Yansımalar

 

Listeme Ekle()

No account yet? Register

» Siyah Süt Kitabını Beğendiyseniz
» Siyah Süt Kitabı için Yorum, İnceleme veya Alıntı Paylaşmak ister misiniz?