En yeni en iyi kitaplar burada!
Kitapları Beğendiniz mi?

Yeni kitaplardan haberdar olmak ve ücretsiz pdf kitap kazanmak için e-posta listemize şimdi abone olun!

Invalid email address
Spam yok. Haftada 1 e-posta. En iyi kitaplar. Ücretsiz pdf kitaplar. İstediğiniz zaman ayrılabilirsiniz. 

Bu Kitabı Türkçe Arama Motoru ararım ile arayın!

c127221a1013b3737770035fcb27e46f
Aylak Adam
Yusuf Atılgan
Yapı Kredi Yayınları

Kibirli Bir Muhalif: Aylak Adam
(Yusuf Atılgan)

Müge
Karahan

 

“Sevişen iki insanda bile bir
anda aynı duygular olmuyor”

(Aylak
Adam)

 

Yusuf Atılgan Aylak Adam’ı,
kısa, kesik ve eylem/fiil yoğunluklu cümlelerini en çarpıcı
şekilde sıralayarak, doğrusu kahramanı C.’ye sıralatarak
sonlandırır. “Sustu. Mevzuşmak gereksizdi. Bundan sonrasında hiç kimseye
ondan söz etmeyecekti. Biliyordu; anlamazlardı,”1 diyerek
koymuştur noktayı; söylenecek söz yoktur. Nurdan Gürbilek’in
açıkladıği üzere, yazar da kahramanı benzer biçimde susmayı tercih eder
ve romanı bitirir. Bu susuş, aylağı takip eden okur için makul
bir seçim olabilir. Böylesi bir romanın ardından susmak,
okunduğu yerde bırakmak, son cümleleri onlarca kere okuyup
susmak…

 

Romanın üç noktalı finali, kendi
anlaşılmazlığını, anlaşılamayışını düşünüp de yazarın
“anlamazlardı” sözüyle çarpılan/çarpışan okurun gururunu ve
kibrini okşar. ‘Yazarın kibri’yle2 beraber okurun kibri de
açığa çıkmaktadır. Bu ‘son söz’deki kibir, ironiyle
buluşmuştur. Bir romanın “anlamazlardı” sözüyle bitmesi;
anlatmak isteyen, derdi olan, derdi olduğundan yazan yazarın
anlatısının sonunda, doğrusu anlatmaya çalışırken “anlamazlardı”
demesi ironiktir. “Anlamazlardı” son sözünü okuyup anladığını
gösteren bir jestle -belki kafasını sallayarak, bir ihtimal ağzı açık
kalmış olarak, bir ihtimal gözlerini yumarak ya da belerterek- düşünmeye
devam eden okurun, “anlamazlardı”ya direnme bir anlamışlıkla,
anlamakta diretmesi de ironiktir.3

 

Yazanın (yazarın),
anlaşılmayacağını düşünmesine rağmen bir anlatma süreci içine
girmesi ve bir roman yayınlamasının (anlatısını yaymasının)
ironisi, başkalık ve üstünlük takıntısıyla ve kahramanın -belki
de yazarın- kibriyle ilişkilidir. Okuyucuya da bulaşacak olan
bu kibrin ironiyle kucaklaşmasını Nehamas’ın Sokratik düşünce
üzerine yazdıklarında da bulabiliriz: “Platon bizi diyalogların
düşsel seyircisinin parçası olarak Sokrates ve muhataplarının
yanına yerleştirir ve bakış açımızın genel anlamda Sokratesi’inkiyle
aynı olduğunu düşünmeye teşvik eder. Bizi Sokrates’in
diyalektik muhataplarına karşı üstün, ironik bir tutum
takınmaya kışkırtır. Böyle yaparken de bizi onlar benzer biçimde kibirli
safderunlara dönüştürür.”4 Romanın ve roman kahramanı C.’nin
kibri, kendini muhataplarından ayırmak hevesinde olan (insana)
okuyucusuna da sıçrar.

 

Mağdurun Dili adlı kitabında
Gürbilek, Yusuf Atılgan’ın, yazdıklarının (dolayısıyla da
kendisinin) anlaşılmayacağını düşündüğü için romanını bu
ifadeyle bitirmiş olabileceğini söyler ve Atılgan’a dair pek
çok sual cümlesi sıralar: “Okuru umursamıyormuş benzer biçimde
davranırken alttan alta aslında onun ilgisini çekmeye çalışıyor
olabilir mi acaba yazar? Kendini okurdan kesinkes ayırma
ısrarı, okura yönelik saplantılı bir ilgiyi, hatta bir
bağımlılığı gizliyor olabilir mi? … Dahası, okura yönelik bu
meydan okuma tepkiden ibaret kaldığı ölçüde bir hıncı,
enerjisini kendini başkalarından ayırmaya adamış bir gücenmiş
bilinci, anlaşılma isteğinin boğulmuş olmasından kaynaklanmış
bir hayal kırıklığını ele veriyor olabilir mi? Bütün bunlar
Atılgan’ın yapıtını içten içe zehirlemiş olabilir
mi?”5

 

Anayurt Oteli’nde, kahramanı
Zebercet’in ağzıyla “İlle de lüzumlu miydi başkaları?” sorusunu
soran ve Gürbilek’in yorumuna göre, kim bilir bu suali, “İlle
de lüzumlu midir okur?” şeklinde kendi içinden geçiren yazarın
(özetleyenın) kibri, bir noktada hınçla karışmıştır. Yazar,
anlaşılamayacağını düşünürken kibre düşmekte ve hınca
yakalanmaktadır. Yazarın hıncını belli eden, okuru
umursamıyormuş benzer biçimde davranmaya çalışmasıdır. Anlaşılamama, bir
yazarın kibri kadar öfkesini ve hatta çaresizliğini de açığa
çıkaracak bir durumdur. “Görülmek ister yapıt”.6 Atılgan’ın
kahramanı C. de tekrarlar bunu: “Sen görmediğin süre başkaları
da seni görmez.” Gürbilek’in de dediği benzer biçimde, “‘onlara’ meydan
okuma gücüyle, onlar tarafından görülme ihtiyacı arasındaki
gelgitten yapılmış, böyle basınçlı bir iç mekanda ortaya çıkmış
gibidir Aylak Adam.”7 Hırçınlığı, sıkıntısı, karmaşası birazcık da
bundandır.

 

Yazar benzer biçimde kahramanı da
başkasına muhtaçlıktan dolayı öfkelidir. Kendini diğerlerinden
ayırırken her ne kadar yalnızlığında yaşayabileceğini düşünse
de -ya da başkalarına muhtaç olmadığına inanmışsa da- Aylak
C.’nin serüvenini, doğrusu bu romanı başlatan, iki kişilik dünya
oluşturmak için birini (bir kadın) bulma arzusudur. C., bir tek
kişiye bile olsa aslında bir başkasına, diğerine muhtaçtır.
Aylak adam C., kendi iki kişilik dünyasını kurma ve gerçek
sevgiyi, bu gerçek sevginin sahibi bir kadını doğrusu ‘o’nu bulma
niyetiyle aramaktadır. Giriş cümlesi bu arayışın habercisidir:
“Birden kaldırımlardan taşan kalabalıkta onun da olabileceği
aklıma geldi. İçimdeki sıkıntı eridi.”8

 

C., roman süresince bu arayışının
peşinden gider. Bu arayışın sebebiyle kibrinin sebebi aynıdır.
Anlaşılamayışı, yalnızlığının sebebidir ve bu yüzden de Aylak,
kendi iki kişilik toplumunu oluşturmak niyetindedir: “Ben,
toplumdaki değerlerin ikiyüzlülüğünü, sahteliğini, gülünçlüğünü
göreli beri, gülünç olmayan tek tutamağı arıyorum: gerçek
sevgiyi! Bir kadın. Birbirimize yeteceğimiz, benimle beraber
düşünen, duyan, seven bir kadın!”9 Bu kadının izini sürerken
Güler’e rastgelir ve aradığı kişinin, doğrusu ‘o’nun Güler olup
olmadığını anlamaya çabalar.

 

» Aylak Adam Kitap Özeti ve Kısa Açıklaması

Aylak aylak gezinen/geçinen C.,
yaşamın bütün mecburi rutinlerinden, törenlerinden sıyrılmış
olmasına ve herkesten, her şeyden farklı olduğunu düşünmesine
rağmen, tek başına bir dünya oluşturmak yerine iki kişilik bir
dünyanın peşine düşmüştür:

 

“Karı kocalar bile böyle değil
mi? Ortak neleri var? Haftanın belli günleri et ete
sürtünmekten başka? Gene de dayanıyorlar. Çünkü beraber yaşfakat
zorunluluğuna inanmışlar. İşte benim onlardan ayrıldığım buna
inanmamam. Sıkıntımın da sevincimin de kaynağı bu. Gücün
dayanmaktansa yalnızlığıma kaçarım. Bana tek insan yeter.
Sevişen iki insanın kurduğu cemiyet. Toplumsal yaratıklar
olduğumuza göre, insan toplumlarının en iyisi bu daracık,
sorunsuz, iki kişilik toplumlar değil mi?”10 sözleriyle açık
eder birine ihtiyaç duyduğunu.

 

Esasen bütün bu karamsarlığın
sebebi de yalnızlık, tek başınalık değil midir? Anlaşılamayışı
(ve doğal ki farklılığı) yüzünden yalnız olan, insanlara sırt
çeviren, ihanete uğramışçasına kendini onlardan ayıran, küskün
aylak C., malum bir yorumu, doğrusu insanın toplumsal bir
yaratık olduğunu tekrarlayarak bir anlamda, kendi kendisinin de
ihanetine uğramıştır. Her ne kadar insanlardan farklı olarak
yalnızlığına kaçtığını söylese de iki kişilik bile olsa bir
topluluğa, doğrusu bir başkasına muhtaçtır C. ve cemiyet ona uygun
olmadığından (şimdilik/ ‘o’nu bulana kadar) yalnızlığına
kaçmıştır. “Dayanmaktansa yalnızlığıma kaçarım” sözü kolayca
ağızdan çıksa da Aylak, bir ömrü yalnız geçirecek benzer biçimde
değildir. Birini aramaktadır, çünkü iki kişilik de olsa bir
topluma ihtiyaç duyar. Tıpkı yazarın ve yapıtın, anlamazlardı
denilen okura muhtaç olması benzer biçimde.

 

Aylak’ın ‘Ötekiler
Sıralaması’

 

Aylak’ın öfkesi, bir anlamda
ihanete uğramışlıktan, insanoğluın ve kendi kendisinin
ihanetinden köklenir. Peşine düştüğü kadınların aslında ‘o’
olmadığını anlayınca, kadınlar tarafından terk edilince,
insanoğluın çok kolay rahatladığını görünce ihanete uğramış
hissine kapılır. Walter Benjamin’e göre, Baudelaire’in “edinim
ağırlığını kazandırdığı yaşantı” da bir ihanetin öfkesinden
ortaya çıkmıştır ve bu öfkenin sahibi şöyle anlatılır: “Bu son
müttefiklerinin de ihanetine uğramış olarak kalabalığa karşı
cephe alır, yağmura ya da rüzgâra karşı dövüşen birinin güçsüz
öfkesiyle.”11

 

Benzer biçimde, Aylak’ın öfkesi
de hayal kırıklığından, yalnızlığın burukluğundan, doğrusu ihanete
uğramışlıktan ve bunun yarattığı incinmişlikten körüklenmiştir.
Kalabalığa karşı öfkelidir;  kalabalık ondan
farklıdır ve o diğerleriyle, ötekilerle karşı karşıyadır.
Öfkesi Baudelaire’in tanımladığı anlamda güçsüz değildir bir ihtimal,
fakat bazen çaresiz kalır bu hınç ve kızgınlık. Kibre
dönüşen öfkesi ve kendini sürekli ayıran kibri, taşkınlık
yapmasının ve yaşananlara karşı direnmesinin önünü açsa da
hiç kimseye bir şey anlatmaz C. Aylak’ın içsesinin ve romandaki
dışsesin öğreten ve kimi süre alay eden küstah tavrının aksine
çevresindekilerle çok mevzuşmaz kahramanımız; öfkesini aktarmaz.
Kibri de öfkesi de kendi içinde kalır, C.’nin içinde yaşanır;
Güler’e ya da Ayşe’ye olan kızgınlığını onlara
göstermez.

 

Saplantılı biçimde kendini
insanlardan ayırırken en büyük korkusuysa onlar benzer biçimde olmaktır.
Diğerlerine öfkesini dökerken bir ‘ötekiler sıralaması’ oluşur
romanın içinde ve Aylak’ın kafasında. Nurdan
Gürbilek’in12  tanımlamasıyla bu ‘ötekiler
sıralaması’ne girenler şu şekilde sıralanabilir: “İşlerine çabuk
varma telaşındaki karınca sürüsü”, “işiyle avunanlar”,
“ölçülü-biçimli davrananlar”, “komşusunun saygısını
yitireceğinden başka sıkıntısı olmayanlar”, “eli paketliler”,
“dökme kalıpları olanlar”.  Kızgın olduğu
bütün insanoğluı ve bütün kızgınlıklarını bu ‘ötekiler
sıralaması’ne kaydeder onlara açık etmeden.

 

Okur, kendini ayrıştırma çabası
üzerinden kahramanla ortaklaştığı için ‘kibirli bir muhalif’
olan aylak adamın ‘ötekiler sıralaması’nden rahatsızlık duymaz.
Uzayıp giden ve muhtemelen pek çok okurun da bir noktada dahil
olabileceği bu sıralama, aslında bir yanıyla acımasızdır, çünkü
C., aylaklığıyla kendini ayrıştırırken koşullarının aylaklık
etmek için uygun olduğunu ve aylaklığın aslında/kim bilir kendi
özel koşullarıyla da desteklendiğini göz önünde
bulundurmaksızın diğerlerini/ötekileri tokatlamaktadır. Oysa
C.’nin aylaklığı, hali vakti yerindeliğiyle desteklenmektedir.
Aylak adam, eve elinde paketlerle dönmek zorunda olan, küçük
hesapların peşine düşen, mevzu komşunun ne dediğini çok
önemseyen insanoğluı haklı olarak fakat hırçınca
yargılamaktadır.

 

Okur, ötekiler listesindeki eli
paketlilerden biri olduğunu bile bile kulak verir Aylak’a:
“Biliyorum sizi. Küçük sürtünmelerle yetinirsiniz.
Büyüklerinden korkarsınız. Akşamları elinizde paketlerle
dönersiniz. Sizi bekleyenler vardır. Rahatsınız. Hem ne kolay
rahatlıyorsunuz. İçinizde boşluklar yok. Niçin ben de sizin
benzer biçimde olamıyorum. Bir ben miyim düşünen? Bir ben miyim
yalnız?”13 Bu satırlar karşı çıkılacak benzer biçimde değildir. Okuyucu,
kendisinin de her an genişleyen bir ötekiler listesine haiz
olduğunu hatırlar; kendisinin bu listeye de dahil olduğunu
bilmesine ve kendi feryadının ucuza kaçan, beceriksiz
edebiyatına rağmen herkesten ‘farklı’ olduğu için yalnız
olduğunu düşünür.

 

Okurun anlaşılamama ve kendini
diğerlerinden ayrıştırma üzerinden ortaklık kurduğu
C.,  gündelik yaşamın ve hayatta kalmanın
gerektirdiği bütün mecburiyetlerden ve külfetten kurtulmaya
çalışır ve koşullarının elverişliliği yardımıyla, yaşamının
‘günlük yaşam’, ‘iş günü’, ‘hafta sonu’ şeklinde seyretmesini
bir ölçüde engelleyebilir. Her şeyden önce sabahın dokuzundan
akşamın altısına kadar sürecek günlük esaretten kurtulmuştur,
üstelik bunun için çabalamasına gerek kalmamıştır. Oysa çabadan
ve yetinememekten başka bir anlamda söz eder
Aylak:

 

“Kim bilir iç sıkıntısı olmasa,
bir ihtimal insanoğlu işe gitmeyi unuturlardı. ‘İş avutur,’ derdi
babası. O böyle avuntu istemiyordu. Bir örnek yazılar yazmak,
bir örnek dersler vermek, bir örnek çekiç sallamaktı onların iş
dedikleri. Kornasını ötekilerden başka öttüren bir şoför,
çekicini başka ahenkle sallayan bir demirci bile ikinci gün
kendi kendini tekrarlıyordu. Yaşamın amacı alışkanlıktı,
rahatlıktı. Çoğunluk çabadan, yenilikten korkuyordu. Ne kolaydı
onlara uymak! Gündüzleri bir okulda ders verir, geceleri
sessiz, güzel kadınlarla yatardı istese. Çabasız. Fakat
biliyordu: Yetinemeyecekti. Başka şeyler gerekti. Güçsüzlüğü
umutsuzca zorlamak bile güzeldi.”14

 

Kendi yaşamındaki düzenlilikleri
yıkmak, başkalarına benzememek, alışkanlık edinmemek üzere
çabalarken görürüz onu. Aylak kendi arayışının peşindedir:
“Hepinize direnme, bir gün bulacam onu,” demesi yetinemeyişini
örnekler. Topluma direnişi; kırgınlığından, öfkesinden
kaynaklanmaktadır. Bu düzenlilik halini ve alışılagelmiş
yaşamaları bozguna uğratmaktadır. Yoldan geçen, tanımadığı Rum
kızı öpmesi de böylesi bir çöküş örneği olarak izlenebilir ve
C., bu vakaı da her zamanki kibriyle, bu Rum kızını da ötekiler
listesine dahil ederek aktaracaktır: “İki kişiydiler; kol kola
gülüşerek geliyorlardı. Yanımdan geçerlerken benden yana olanı
tuttum, öptüm. Yüzü soğuktu. Bağrıştılar. Öteki, ‘Terbiyesiz,
kirli sarhoş,’ dedi. Kafamı hınçla geriye attım gülerken.
Gittiler. Ne yamansınız dökme kalıplarınızla; bir şeyi onlara
uydurmadan edemezsiniz. Oysa ben sarhoş falan
değildim.”15

 

Rum kız, “dökme kalıpları
olanlar” saptancaından C.’nin listesine
girmiştir.

 

İçses, Dışses ve Üçüncü
Göz

 

Aylağın öfkesi ve hırçın,
karamsar, zehirli dili yadırganmaz ya da sorgulanmaz. Kimse
onun burnu büyüklüğüne burun kıvırmaz; aksine, okurun özendiği
kahramandır o. Aylak C., edebiyatın tutunan (doğrusu, kendine bir
yer kabul eden, romanın adının yerine ve önüne geçen) ve tutulan
kahramanlarındandır. Kahramanın bungun fakat hırçın, kalabalıkta
fakat yalnız, aylak fakat hareketli hali ve normal olarak ki okurunkiyle
ortaklaşan fakat bir taraftan da farklılaşan ‘ötekiler sıralaması’,
onun ilgi çekmesine sebep olmuştur. Dolayısıyla, kahramanımız
(kendisinin de çok istediği benzer biçimde)  diğer
yalnızlardan, tutunamamışlardan, kaybedenlerden (loser) farklı
olarak estetize edilmiş bir aylaklıkla yol almaz. Esasen,
kaybetmiş biri olarak karşımıza çıkmadığı benzer biçimde kaybedecek bir
şeyi de yoktur; aksine o, sürekli
aramaktadır. 

 

Hep iz sürecektir aylak adam.
Güler’in aslında gerçek ‘o’ olmadığına karar vermesi an
meselesidir, ki esasen Güler’i bulması/seçmesi de türlü oyunlara
ve tesadüflere dayanmaktadır: “Birden o ‘büyük şehir gıcırtısı’
dediği sesi duydu. (…) Otomobillerden biri durmuş, arkasında
bir şey -kedi mi?- debeleniyordu. Sonrasında orayı yayalar sardılar.
(…) Hep Güler’e bakıyordu. Gıcırtıyla birlik dönmüş, ötekiler
toplanınca o da otomobilin arkasına yürümüştü. Şimdi Güler de
onlardandı.

 

Orada, kaldırımın kıyısında ilk
kere ondan kuşkulandı. Yoksa değil miydi? ‘Gözleri sulandıysa o
değildir.’ Basıp giderim.”16 Aylak için “aslolan bulmak değil
aramaktır.”17 Bunu kendi cümleleriyle C., şu şekilde ifade
eder: “Ben ya ararım ya da yaşarım.”18

 

En kibirli duygularla dünyanın
merkezine kendisini koyması dahi onu göze batan bir
anti-kahramana dönüştürememiştir. Çünkü Aylak, doğrusu C., sıradan
bir insan ya da sıradan bir kahraman olmadığını okura
kanıtlamıştır. Ötekilerden değildir fakat başkadır. Kentin içinde
hem kahraman hem de yabancıdır. Dili, sözü çok kuvvetlidir,
hoyrattır, tokatlar fakat okuyucuyu rahatlatır. Aylak oluşuna
imrenilebilir bir ihtimal, fakat hınç duyulmaz, çünkü o, romanın en
başında aylak olarak çıkmıştır karşımıza. Üstelik, cesurca
tembellik hakkını kullandığı ve yaşamın klasik akışına -okul,
iş, evlilik, çoluk çocuk- direndiği bile düşünülebilir ve
aylaklığı olumlanabilir.

 

Dolayısıyla -her ne kadar
kibirli de olsa- muhalif oluşu, karşı çıkışı ya da minimumından
umursamazlığı sebebiyle imrenilen ve övülen bir karakter
olabilir. Benjamin ve Yusuf Atılgan’ı, flaneur imgesinde
ortaklaştıran denemesinde, Tuğba Doğan’ın19 da belirttiği
üzere, C.’nin, “işbölümünün içinde yer almayı reddettiği”
düşünülebilir. İşi gücü olmayan birinin kimliğine bürünerek
gezinen flaneur benzer biçimde C. de insanoğluı uzman icra eden işbölümünü
reddetmiş olur. “Ne iş yaparsınız” sorusuna verdiği yanıt,
karşısındakinin gözlerini büyütür: “İş yapmam ben; aylakım.”
Beri taraftan da dünyanın en zor işidir aylaklık ve bunu da
belirtir romanında.

 

Okurun bütün bu kibirden,
küstahlıktan, Aylak’ın hem kendine hem de diğer insanlara
yönelik yakıcı öfkesinden rahatsızlık duymaması, C.’nin kendini
ayrıştırma saplantısını okuyucunun da paylaşmasıyla alakalıdır.
Aylak C.’nin bu keskin ve kararlı hıncı, ‘aslında kendisinin de
diğerlerinden farklı ve bu koca dünyada yalnız olduğunu’
düşünen okuru ikna etmiştir. Kendisinin başka, bambaşka ve bu
nedenle yalnız, mutsuz ve tutunamamış/tutturamamış ya da en
azcaından uyuşamamış olduğunu hisseden pek çok okuyucusu da Aylak
benzer biçimde, bu yalnızlığının, başkalığının ve farklılığının içinde
savrulur.

 

Kendine bir kimlik, bir kılıf
edinmek ve aslında ‘o’ olduğunu ispatlamak açgözlülüğüyle
hepimiz kendini ayırmaya çalışır. Normal olarak bütün bu yalnızlığını
ve esas sorun olan ‘başarısızlığı’nı kendi farklılığına
yüklemek de güzel duyu bir tutunamamışlığın, ‘övgüye değer’ bir
tür aylaklığın bir başka ayağıdır. Tutunamamışlıkla, aylaklıkla
bir noktada kesişmek, zorlama da olsa hepimiz için mümkün
olabilir. Başkalarından farklı olduğunu düşünen ve ‘ötekiler’
benzer biçimde davrandığı zamanlarda kendisini ayırmak üzere türlü
bahaneler kabul eden insan, buna inanmak isterken de kendini hep
‘fakat’larla, çeşitli gerekçelerle ayırır. ‘Ben de yapmış
olabilirim fakat’ ya da ‘Bir ihtimal ben de diğerleri gibiyim fakat’ diye
başlayan ve ‘ben aslında yapmazdım’la biten çeşitli cümleler
kurabilir ve aslında kendisinin de ‘ötekiler sıralaması’ndekilere
benziyor oluşuna sebepler uydurabilir.

 

Okuyucunun C.’yle bu denli,
neredeyse ironik bir biçimde özdeşleşmesi de bundandır.
Okuyucu, “anlamazlardı” sözına rağmen anladığını düşündüğü
‘Aylak Adam’ benzer biçimde kendisinin de anlaşılmadığına kanaat getirir.
Oysa burada Aylak’ı farklı ve aylaklığa daha yakın kılan nokta,
C.’nin içsesi ve romanda bazen C.’yi yargılayan
anlatının/anlatıcının (dış) sesidir. Aylak. C., kendi içsesini
‘başkaları’na duyurmayan okuyucudan ve insanlardan farklıdır,
çünkü roman kahramanı C., kendisine yönelttiği öfkesiyle aynada
kendini süzerken çıkar karşımıza.

 

C.,  bahaneler
uydurmak için ‘fakat’lara sarılmaz ve roman süresince bu ‘ötekiler
sıralaması’nin dışında kalmak için çabalar, başka insanlara
benzemekten çok korkar ve diğerlerine benzediğini düşündüğü
anda içinde bulunmuş olduğu durumdan çıkmak ister; hangi günde
olduğunu hatırlamaya çalışmasını, “tekrardan günlerin adıyla
ilgilenmeye başlamak” olarak yorumlar ve ona can sıkıcı gelen
bu davranış sebebiyle endişeye kapılır. Kendini ya da okurunu
‘fakat’larla kandırmaz; gündelik yaşamın, aile yaşamının,
ötekilerin/diğerlerinin mıntıkasından kendini sıyırmaya
çalışır. Bütün bunlardan sıyrılamadığı ve diğerleri benzer biçimde
davrandığı zamansa günah çıkartmaya yeltenmez; bunun yerine
kendini yargılar, suçlar.

 

Yalnızlığın, tutunamamışlığın
estetize edilmiş hali değildir heyecanla okuduğumuz. “Romanda
iki şeyi aynı anda anlatır Atılgan. Birincisi hep söylenen şey:
İnsanı mecburi çalışmaya, gündelikliğe, yapaylığa mahkûm eden
orta sınıf yaşamına yönelik bir başkaldırı öyküsüdür Aylak
Adam. Fakat bu öykünün içinde, kimi zaman kahramanı kibre kimi zaman de
hınca hapseden bir incinmişlik öyküsü de kıpırdıyordur. Aylak
Adam’ın önemi de Türk edebiyatının ilk cemiyet karşıtı
kahramanının başkalarıyla ilişkisindeki derin incinmişliğine de
işaret etmesinden, romanında bu iki öyküyü aynı anda inandırıcı
kılabilmiş olmasından, dış kaleye olduğu kadar iç kaleye de
eleştirel bir gözle bakabilmiş olmasından
kaynaklanır.”20

 

İç kaleye, insanın içine
yönelttiği eleştiriyi bu kadar gerçek kılan, kahramanın
sıklıkla işitilen iç sesi ve romanda üçüncü gözün izlemesi için
açılmış olan penceredir. C.’yi bu pencereden seyretme fırsatını
yakalayabilen okur, onun yalnızlığına -fiziksel, mekânsal ve
duygusal yalnızlığına- tanık olma şansına da haizdir. Aylak
C.,  caddede, tramvayda, beyaz perdede, kafede,
lokantada, evde, yılbaşı akşamında doğrusu yürürken, seyahat
ederken, yiyecek yerken, uyurken yalnızdır. Üçüncü göze açılan
pencere burada devreye girer ve hatta üçüncü ses doğrusu daha önce
de bahsettiğimiz dış ses olur; Aylak’ın yalnız uyuma isteğini
irdeler: “Evlenen iki kişinin gitgide sevgilerini
yitirmelerinin baş sebebini aynı yatakta uyumalarında görürdü.
Uyku başına emir yaşayan insan bedeninin kendini
koyvermişliği, horlaması, yellenmesi, hepsinden çok o biteviye
uyku soluması, kişinin bu bedende aramaktan hoşlanacağı
gizlerin değerini düşürürdü. Gerçek sebep bu muydu acaba? Yoksa
içinde gizli saklı bir ikiyüzlülükle, kim olursa olsun, bir
başkasının kendini uyurken seyretmesini mi istemiyordu?
Yaşadığınca hiç kimselerle bir yatakta uyumamıştı.”21 ‘İç kale’ye
yöneltilen eleştiri, Aylak Adam’ı esaslı bir roman kılarak
okuru da ‘içeriden’ fetheder.

 

Romanın farklı gözleri ve
sesleri,  iç kaleye yönelik bu eleştiriyi bir
itiraf ya da günah çıkartma olmaktan kurtarır. Kendini
diğerlerinden ayıran ve ötekilere benzemekten korkan C.’nin bu
kaygısının bir tek biçimsel ve tasarı (yapmacık) bir endişe
olmadığını anlatır. Aylak müdafa yapmaksızın kendini
yargılamaktadır: “Terden, bitkinlikten korktum. Rahattım.
Rahatına düşkünlerden, eli paketlilerden bir ayrılığım yoktu.
Ona ‘ötekiler yok; ikimiz varız’ diye bağırdığımda bile
ötekiler gibiydim. Niçin gülüyorsun? Bir ay akşamları eve üzüm
taşımadım mı? Üzümü hep aynı manavdan almadım mı? O gün bu
kalın kaşlı manav bana dev gibi kesekağıdını uzatıp, ‘Razakı
seversiniz siz. Bitecek gibiydi de ayırdım,’ diyince sevinmedim
mi? Adama parasını verirken kendimi dükkânın aynasında,
kucağımda kesekağıdıyle görünce utandım. Sanki aynadaki ben
değildim. Gece, razakı üzümü yiyebileceği için sevinen biriydi
bu.” İşte Aylak’ı ve Aylak Adam’ı diğerlerinden ayıran ve
farklı kılan, bu farkındalık halidir. C.’nin kendini
yargılamadığı durumlardaysa romandaki dış ses, okura yardımcı
olur ve “gerçek sebep bu muydu acaba?” benzer biçimde sorularla C.’yi
açmaya, görmeye çalışır.

 

Aylak Adam, öfkesiyle, ötekiler
listesiyle ve kendisiyle; kendini ayrıştırma çabası içindeki
okurdan (diğerlerinden) daha sahici olduğunu kanıtlar farklı
sayfalarda, başka cümlelerle. Örneğin hoşlanmadığı iki adam
hakkında mevzuşurken kız arkadaşı -ikinci kadın kahramanımız-
Ayşe’ye, “Bu iki adam dünyada hoşgörü diye bir şey olmadığını
bilmiyorlar. İnsan kendininkine uygun olmayanı bağışlamaz. Biz
hoşgörüsü olmadığını bile bile, başkalarında kendininkinden
ayrıyı bağışlamaya çalışana hoşgörülü diyoruz,” dedikten sonrasında,
Ayşe’nin onu, “Bizlere karşı iyiler ya!” diye cevaplaması üzerine
mevzuşmaya devam eder ve gerçekliğiyle bir kere daha uyandırır
okuyucuyu: “Bilmiyorlar da ondan. Ölçülerine uyacağımızı
sanıyorlar. Bilseler kovarlar
bizi.”22 

 

Hoşgörü üzerine verilen bu kısa
söylev, okur açısından oldukça çarpıcıdır.23 Aylak, hoşgörünün
bir tehdit olduğunu düşündürür, ima eder. Hoşgörünün tam da
hoşgörüsüzlüğün sınırında anıldığını gösterir. Ece Ayhan,
düzyazı şiirinde hoşgörünün sınırını/dikenli tellerini teşhir
etmiştir. Böylece, hoşgörünün foyası ortaya çıkar: “Hoşgörü,
hoşgörüsüzlüğün takma adıdır.”24

 

Romanın ve
Aylak’ın

‘Açık
Pencere’si

 

Aylak’ın çoğunlukla kendi içinde
patlayan öfkesinin kırgınlığına ve gerçekliğine tanıklık ederiz
anlatı süresince. Tam öpüşecekleri sıra, “Pencere açık!” diye
haykıran ve mevzu komşudan, anasından babasından, mahalleliden
çekinen, dahası yaptığı şeyden utanan, kim bilir içine
sindiremeyen Güler’e kızışı gerçektir, çünkü C., utanç denen
şeyin kendinden utanmaktadır. Gene de öfkesi bir kere daha eli
boş, ona geri dönecektir. Güler’e pek bir şey anlatamaz, kızın
kim bilir kadınlığının baskısıyla beynini saran çekingenliğine
gerçekten öfkelenmesi bir şeyleri değiştirebilecek
midir?

 

Güler, korkarak/çekinerek
büyü(tül)müştür; kim bilir bu ikiyüzlü gelenekten kurtulmak,
utancından utanmak için yönlendirilmeye ihtiyaç duymaktadır.
Aylak, ona ses etmez; kendi başkaldırısına Güler’i de katmaya
çalışmaz, kızgınlığını içinde yaşar: “… onu böyle çekingen
yaptıkları, ‘bir şeyler uydurmak’ zorunda bıraktıkları için
ötekilere kızıyordu”(r).25 Aylak’ın iç sesi sadece okurun ve
kendisinin kulağında çınlayıp geri dönecektir en hırçın ve
kederli haliyle: “Soyunurken babanın duyunca, nasıl
şaşıracağını, başkalarının neler diyeceğini düşündün. Şimdi
seni kucaklayıp yatağa yıksam, öpe okşaya etini kışkırtsam,
kulağına benden duymak istediklerini söyleyip seni kandırsam
her şeyi tekrardan unutursun. İstemiyorum böylesini. Yarım bardak
şarap içirdim diye nasıl içimi yedim görmedin mi? Bu mavi
boşlukta etimiz bile sonuna dek sevişemiyor. Çünkü bu ses
geçmez, ışık sızmaz odada bile başkaları bizimle birlik. Fakat
bir gün babanı, başkalarını kovup geleceksin. O süre keskin
ışıkta soyunup açık pencerede sevişeceğiz.”26 Artık Güler’e de
kırgındır C., ihanete uğramıştır . Güler ‘o’ değildir; ‘o’
olmamıştır.

 

C.’nin ‘o’nu bulması zor olsa gerek,
çünkü Aylak, kolay rahatlayanlardan değildir. Utançlarından,
çekinmelerden kurtulunca ve paylaşınca rahatlar C., ya da
birlikte gülündüğünde: “Beraber gülündü mü insan rahatlıyordu”
demesi hem başkasına muhtaçlığını hem de başkaları benzer biçimde kolay
rahatlayamadığını hatırlatır. Umutsuzluğa kapılsa da bitmez
arayışı; romanın sonlarında yalnızlığın altına vurduğunda da
-onu aylak yapan- arayışı sürmektedir. Meyhanede söyleşi
ederlerken arkadaşının “Görmeyeli neler yapıyorsun” sorusu
üzerine C., arayışının sürdüğünü ve kendisi yaşadıkça da
süreceğini ima eder:

 

“Ben çoğu geceler içiyorum.
Şakağımdaki ağrıyı duymamak için, iştah açmak için falan
diyorum fakat değil, biliyorum. Bir çeşit umutsuzluktan kurtulmak
için içiyorum. Bir ihtimal kendi kendimden. İki çeşit içen vardır.
Biri, benim benzer biçimde, kurtuluşu içkiden beklemenin utancıyla içer.
Bir de şu çevrendekilere bak. Bunlar niçin içiyorlar? Cemiyet
içinde yaşamanın baskısını, yükünü hafifletmek için. Çekinmeden
bağırmak, yüksek sesle gülmek için. Dışarıda bağırmak, kahkaha
atmak yasaktır. Sokakta hiç gülmemek için burada gülerler.
Böylesi azca içer. Ya ben? İçiyorum da kurtulabiliyor muyum?
Bir ihtimal yalnız baş ağrısından…”

 

“Ya içmediğin
zamanlar?”

 

“O süre ararım. (…) Ben,
toplumdaki değerlerin iki yüzlülüğünü, sahteliğini,
gülünçlüğünü göreli beri gülünç olmayan tek tutamağı arıyorum:
Gerçek sevgiyi! Bir kadın.”27

 

Kendini okura açan kahraman,
paylaşmaktan tarafa çevirir yüzünü. Gizliden, saklıdan,
mahremden ziyade açıklıktır onun aradığı. Kapalı pencerelere,
üstü kapalı sohbetlere, saklanmış yazılara -günlüklere-
tahammülsüzdür. Ayşe’nin günlüğünü okuması ve kendisinin de
aynı açıklıkla Ayşe’ye kendini anlatması da bundandır. Oysa
Ayşe, “İnanıyorum. Canım benim, anlatma artık!” diyerek
susturur onu. Aylak Adam’ın, ayraç içine alınmış sesi girer
araya: “İçini böyle çırılçıplak açan birinin, artık bunları
gören insanı sevemeyeceğini sanıyordu.”28 Daha önceki
sayfalarda da Güler’le mevzuşurken C., benzer şeyleri
söylemiştir: “Korkunç olan ne? Bunları hepimiz düşünür fakat çoğu
söyleyemez. İkimizin arasında saklı bir şey olmaması sana bir
rahatlama vermiyor mu?”29

 

Ayşe benzer biçimde Güler de ‘o’
olmamıştır; ikisi de bırakır C.’yi. Ayşe günlüğünü okumasının
ardından not bırakarak terk eder onu. Güler ise C.’nin
kendilerine söz atan iki insanla kavgaya tutuştuğu akşamın
ardından kayıplara karışır, tekrar karşımıza çıkmaz. C. iki
adamı görünce kavganın kokusunu almış ve Güler’e, kaçıp
iskelede beklemesini tembihlemiştir. Sadece iskeleden ayrılan
vapuru gördüğünde Güler’in onu beklemediğine emindir: “Eli
acıyordu. Yorgundu, güçsüzdü. Bu kirli dünyada yaşadığı, ona bu
yaptıklarını yaptırdıkları için kızgındı. Bir ağlasaydı! Fakat
ağlayamazdı. (…) İskeleden ayrılan vapuru gördü. ‘İşte bu
vapurla gidiyor; biliyorum. Yoksa onu son kere gördüğümü sanır
mıydım? İyi. Bu gece arkadaşına olanları yazacak. ‘Onu
bıraktım!’ diyecek. ‘İnsan onunla oldu mu başına daha korkunç
şeyler bile gelebilir.’ İyi. Gitsin. İleride, üç odalı evinde
sıkıldığı süre beni düşünemeyecek mi?
Yazık.”30

 

Olanların ardından C., ‘o’nu
bulacağının inancı ve inadıyla aylaklığı sürdürürken bir gün
yine rastlar ‘o’na ve yetişmek için koşmaya
başlar…

 

Son Söz ya da
Susmak

 

Okur, Aylak Adam’ı da yazarını
da genel olarak çok sevmiştir ve roman tutulmuştur. Bu aşamada,
sevmenin/hayranlığın sebebinin okurun kibri olduğu
söylenebilir. Okuyucu Aylak Adam’ı, doğrusu anlaşılmayanı okuyan
ve anlayan olarak okurluk mertebesinde yükselmiştir; artık o,
seçici ve seçbilimselş okurdur.

 

Yazarın kendini ayırma ısrarına
benzer biçimde okurun da kendini ayırma hevesiyle romanı
sahiplenmesinin yanı sıra Aylak Adam’ı unutulmaz bir başucu
kahramanı icra eden C.’nin karakteri de asla arka plana itilemez.
Kendi karamsar havasına rağmen okuru hafifletmeyi de becerir
Aylak. Sıkıntıyı hem hatırlatır hem de an be an eritir: “Birden
kaldırımlardan taşan kalabalıkta onun da olabileceği aklıma
geldi. İçimdeki sıkıntı eridi.”31

 

C. aylaklığından ötürü herhangi
birine zarar vermiş değildir. Kendini asla gizleyip saklamamış,
olduğundan farklı göstermemiştir. Kimse C.’ye, sözünde
durmadığı için çıkışamaz, çünkü C. hiç kimseye söz vermez.
Güvenleri sarsmaz, çünkü böyle bir iddiası yoktur. En önemli
sığınağı, aylaklığıdır. Sadece bu aylaklık denen, ne bir tek
uyumak, ne bir tek dolaşmak, ne de bir tek
okumaktır.

 

C., okur, seyyah, uyur/uykucu
vs. değildir; o, bir tek aylaktır fakat başka ‘bir tek’lere yer
yoktur çünkü o, ‘yetinmemek’ten yanadır. Her türlü
alışkanlıktan sıkıntı duyan C.’nin aylaklığı, alışkanlık
edinmesine izin vermez. O, hem kentin içinde bir yabancıdır
(yalnız) hem de kentin kahramanıdır. Aylak, plan yapmaz.
Görüşmek istediklerinin izini sürer, görmek istediklerini takip
eder; izler. İz sürer çünkü sürekli arayış içindedir. İçinde
boşluklar olsa da boşta ya da boşlukta değildir; aylaklık
etmektedir: “Sultanahmet durağından, Nişantaşı’nda inmek
niyetiyle Maçka tramvayına binmiş bir adam, dışarıya baktığı
camdan ne sevmiş olduği kadını, ne de bir tanıdığını gördüğü halde
yarı yolda niçin iner? Kimi zaman insanı bir yangın kulesi de
çağırır. Hele bu adam, öğle yemeğini yediği kalabalık
lokantadan çıkıp nereye gideceğini bilmeden yürürken derin
localı sinemanın kapısında bekleyen şaşı kadını görür görmez
dönmüş, Alemdar’a dek yürümüş, çocukluğunda içinde yaşadığı iki
katlı eski evin önünden geçip, kafası o günlerin kimi açık,
kimi belirsiz karışık anılarıyla dolu, tramvaya binmiş biriyse,
yalnızsa, aylaksa onun nerede ineceği
kim bilir.”32

 

Kahramanımız C.’nin aylaklığının
güzel duyu ya da iğreti olmaktan kurtulmasında yaratıcısının hisseı
sonsuzdur şüphesiz. Atılgan’la ilgili bir başka yazısında, gene
Nurdan Gürbilek,33 Tanpınar’ın öğrencisi olan yazarın,
Tanpınar’daki uyum estetiğinin görmediği şeyleri yazıya
soktuğunu gösterir: “… (Aylak Adam’da) tramvayda oturan
adamın kulağındaki kir, (Anayurt Oteli’nde) Zebercet’in
sivilceli kıçı, ortalıkçı kadının tabanı karamsı ayakları.”
Atılgan’ın Aylak’a duyduğu hayranlık, anlatının ve karakterin
estetize edilmemesine, Aylak’ın kederinin esaslılığına ve
“dilinin içine sızan” sıkıntıya bağlıdır: “Sıkıntı içinde
aceleyle temize çekilirken gözden kaçmış, düzeltilmeden öylece
bırakılmış harf sürçmeleri.” Onun sıkıntısının dilin içine
sızdığını, bulaştığını söylemektedir Gürbilek ve “sıkıntının
hizmetine koşulmuş bir dilin kendi sıkıntısından; yalnızca
sıkıntıyı özetleyen bir dilden değil, kendisi sıkılan bir dilden”
bahseder.

 

Aylak Adam’ı okuduktan bir süre
sonrasında, kim bilir derhal sonrasında ya da onlarca kere okuduktan sonrasında,
hiçlik duygusuna kapılabilir insan. Altı çizilmiş cümleleri,
kenarı kıvrılmış sayfaları fırlatıp atmak isteyebilir, çünkü
zor olsa gerek ve kim bilir boşunadır böylesi bir kitap üstüne mevzuşmak.
Hele ki kahramanının/özetleyenının; anlaşılmadığını düşündüğü bir
roman/anlatı, okur açısından -her ne kadar okur, anladığını
düşünse de- bir tür boşunalık hissi uyandırabilir. Cümlelerin
altını çizmek, not almak da manasızdır, çünkü karar veremez
insan. Kitap karalara boyanır, çizgi çizgi yaşlanır, kırış
kırış buruşur. Hakkında yazılanları okumak da hakkında yazmak
da zor olsa gerek; kısacası, romanın üzerinden geçmek ağır gelir
okuyanına. Neyi alıntılayacağını, neresini tutup çıkaracağını
bilmesi imkansız insan ve bütün romanı baştan aşağı dikte edesi gelir.
Sanki sonrasındaki her şey gereksizdir, senden (doğrusu benden)
başka kimse onu anlamamıştır, anlayamayacaktır. Susmak
gerekir.

 

“Sustu. Mevzuşmak gereksizdi.
Bundan sonrasında hiç kimseye ondan söz etmeyecekti. Biliyordu;
anlamazlardı.”

 

İlginizi çekebilir:  Soğukkanlılıkla

 

Listeme Ekle()

No account yet? Register

» Aylak Adam Kitabını Beğendiyseniz
» Aylak Adam Kitabı için Yorum, İnceleme veya Alıntı Paylaşmak ister misiniz?


0 yorum

Bir yorum, inceleme veya alıntı yazın

Avatar placeholder

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir